Manyetik Mavi
Özüt : Bir Şeyin Özü
Navigation

Inception - Başlangıç - Eleştiri

Bir film yaratmak, hele bu ölçekte olanı; film berbat olsa bile çok zor ve emek isteyen bir iş. Ayrıca film berbat değil. Dolayısıyla esere, yönetmene, oyunculara, yapımcılara, her kimin emeği ve parası geçtiyse, hepsine saygı duyduğumu söylemek isterim.

İki farklı bakış açısından yaklaşıyorum. İlki, sinemaya gidip, koltuğa gömülen bir seyircinin bakış açısı. İkincisi, filmleri masaya yatırıp, kare kare seyrederek, aslında ne anlatıldığını bulmaya ve insanda yarattığı ruhsal değişimleri anlamaya çalışan bir seyircinin bakış açısı.


Bu yazı tek parçadan oluşuyor. Yazının tamamını, aşağıdaki bağlantıyı tıklayarak, PDF biçiminde bilgisayarına indirebilir, internet bağlantısına ihtiyaç duymadan, dilediğin yerde okuyabilirsin:







Sinemaya gidip filmi seyreden seyirciyle başlayalım.

Buradan itibaren, filmden bahsederken Türkçe adını kullanacağım.

İlk Bakış Açısı


Sinema filmleri, genellikle seyircisinin daha önce hiç aklına bile gelmemiş bir iki konuya şöyle bir değinir. Başlangıç’ta anlatıldığı gibi, seyircisinin zihnine bir iki tohum eker. (Tohum konusunda biraz daha detay almak için bkz:
Kara Delikler) Geri kalan zamanı da aksiyonla doldurur ki seyircisi sıkılmasın.

Bu filmde, senaryonun yüzeyi, benim için fazla çekici değildi, çünkü yeni değildi. Bu benim için böyle. Bir başkası için elbette farklı olabilir, olacaktır.

Yapabildiğim kadarıyla, odaklanarak seyretmeye çalıştım ama başaramadım. Film boyunca çok kereler sıkıldım. Birkaç kez sinema salonunu terketmeyi ciddiyetle düşündüm. Sinemaya beraber gittiğimiz arkadaşımı ortada bırakmamak için, sonuna kadar dayandım.




Bir filmi, sadece görüntüleri için de seyredebilirim. Bu noktada iki engel vardı. Perdedeki görüntü yeterince net değildi ki yeterince net görüntü sunan bir sinema salonuna henüz denk gelemedim. “Makinist uyuma!” demek adetim değildir, işe yaramadığını da zamanında öğrendim :) Ayrıca, film kopyası son derece kirliydi. Saniyenin yirmi dörtte biri, ikisi gibi zaman dilimlerinde, ekranda koca siyah, gri dörtgenler belirip kayboluyordu. Ha, bilinçaltına mesaj vardır, orasını bilemiyorum :)

İkinci engelse şuydu: Senaryodan bağımsız, seyretmesi zevk veren sadece bir seri sahne vardı: Kitapların, duvarların, yerlerin patladığı, binaların katlanıp üste üste bindiği sahneler ki bunları da fragmanda görmüştüm zaten.

Kötü Adam Yok


Filmde onca aksiyon görüyoruz, pek çok konuşma duyuyoruz.

Hikaye ilerlerken hep bir şey eksik gibi geliyordu, bir an farkettim ki diş bileyebileceğimiz bir kötü adam yok. Bu sebeple taraf tutmak mümkün olmuyor, seyirci olarak öylece bakıyoruz. Başka deyişle, film duyguları harekete geçirmiyor. Herhangi bir karaktere kızamıyoruz, sevemiyoruz ya da nefret edemiyoruz.

Oscar Ödülü


İster çeşitli gazete yazıları olsun, ister bloglar olsun, filmi çok beğenenler, haklı olarak ödülden ödüle koşmasını da arzu ediyorlar. Başlangıç, pek çok ödül alacaktır ama, Oscar ödülü verileceğini sanmıyorum. Böyle düşünmemin nedeni çok açık:

Oscar ödülleri, küresel vilayetlerin sakinlerine, “Bu sene hiç film seyretmesen bile, bu filmleri mutlaka seyredeceksin, o kadar ödülü boşuna vermedik” mesajı gönderir. Başlangıç’ta herkesin görmesi gereken unsurlar olduğunu pek sanmıyorum. Belki bir iki adaylık kazanır. Sinema ödülleri içinde, özellikle Oscar ödülleri; bir filmin iyi veya kötü olmasıyla doğrudan ilgili değildir.

Mesela,
Al Gore’un Uygunsuz Gerçek isimli filmi, dünyada bir Küresel Isınma bilinci yaratmak adına seyrettirilmeliydi, Oscar’la da ödüllendirildi. Bu yolla halk desteği istendi, sırada bekleyen yasaların ABD meclisinden geçmesi mümkün oldu.

Aksiyon Sahneleri


Özellikle son bölümdeki aksiyon sahnelerini seyrederken, aklımdan bir Rambo filmini seyretmekte olduğum düşüncesi geçti. Rambo filmlerini pek sevmem.

Bir diğer aksiyon bölümü, araba kovalamacalarını seyrettiğimiz sahnelerdi. Burada da gayri ihtiyari 1995 yapımı
Heat isimli filmi hatırladım. Bu çağrışım kötü mü? Hayır, değil. Heat güzel filmdir :)

Aksiyon sahneleri konusunu geçmeden önce paylaşmak istediğim bir detay var: Bu sahneler boyunca birkaç kez saatime baktığımı hatırlıyorum.

İkinci Bakış Açısı


İkinci bakış açısından söyleyebileceklerim, şimdilik kısıtlı çünkü filmi kare kare seyretme imkanım yok. Görüşü bu açıdan netleştirebilmek için, filmin DVD’sini beklemek zorundayım. Yine de aklıma gelen birkaç düşünceyi paylaşmak istiyorum.

Bu blogta sıklıkla değindiğim gibi, birkaç bin sene önce yaşıyor olsaydık, sinema yıldızlarını mabetlere yerleştirilmiş birer put olarak görecektik. Bugün filmler ve haberler aracılığı ile yıldızlarla tanışıyoruz, ekranlardan yansıyan görüntülerini kullanarak, bir yapboz tamamlar gibi, zihnimizde çok boyutlu resimler yaratıyoruz. Yıldızın sesi, tipi ve özellikle filmlerde oynadığı karakterler; yaratmakta olduğumuz resmi oluşturan en önemli etkenler oluyor. O resme bakıp olmak istediğimiz kişiyi buluyoruz ve çoğu zaman o kişi olduğumuzu sanıyor ya da hayal ediyoruz.

Zamanında, yataktan kalktığım bir gün, yüzümü yıkamak için banyoya gitmem, aynaya bakmam ve hiç de sandığım gibi Brad Pitt’e benzemediğimi farketmem, yukarıda anlattıklarımı kavramama giden yolu açmıştı. Yani bu söylediklerimi, birinci elden edindiğim bilgileri kullanarak paylaşıyorum. Mevlana, “Ya göründüğün gibi ol ya da olduğun gibi görün” demiş ya; doğrudan bu konuyla ilgili olduğuna inanıyorum. Çoğu zaman hayaller aleminde yaşıyoruz. Hayaller alemi daha renkli.

1976 yapımı Network isimli filmde yapılan şu konuşmayı dikkatle dinleyelim. Konuşmada televizyon deniyor ama rahatlıkla bunu medya kelimesiyle değiştirebiliriz:



Yukarıdaki videoda anlatılan bağlamda düşünmeye devam edelim.

Bazı yıldızları bir elbise gibi beğenip kendimize yakıştırabiliyoruz. Bu, bir seri etkilenme ve devamında alınan kararlar sonucu gerçekleşiyor. Böylece her yıldız, hayranlarının gönlünde sanal bir taht ve imaj sahibi oluyor. Bu imaj bir kere oluştu mu, ne yıldız, ne de film yapımcıları, imajı pek değiştirmek istemezler. Neden? Çünkü hayranlar buna karşı çıkar.

Bir yıldızın görevi, o taht ve imajı bir anahtar gibi kullanıp, herhangi bir dirençle karşılaşmaksızın hayranların zihinlerine sızmak; hayranların belleğinde, bir hayranın kendisinin bile farkında olmadığı odalar yaratmak ve bu odaları belli mesajlarla donatmaktır. Bu öylesine önemli bir görevdir ki, yıldızı otuz saniyelik bir reklam filminde göstermenin bedeli, birkaç milyon doları bulabilir.

Nasıl ki içki, sigara gibi bağımlılıklar, genç yaşlarda daha kolay ve hızlı oluşuyorsa, hayranlık duygusu da böyledir. Başlangıç, daha çok gençlere hitap eden bir filmmiş gibi geldi bana.

Önümüzdeki günlerde, bazı yıldızların kariyerlerini takip ederek, seyircilerinin bilinçaltlarına yerleşen mesajlara ulaşmak istiyorum.

Şimdilik bu kadar :)

Sonuç


Ortalamanın üzerinde, iyi bir film. Dediğim gibi, özellikle gençler filmi daha çok beğeneceklerdir.

Şu an için söyleyebileceğim; Başlangıç’ta, yüzeyde görünenlerden çok daha fazlası var; bunu sezebiliyorum. Ciddi ve uzun bir analizi hakediyor.

Sıradaki film analizine devam et...

Paylaş:
Facebook'ta paylaş Twitter'da paylaş FriendFeed'te paylaş MySpace'de paylaş Stumble'la Reddit'te paylaş Delicious'ta paylaş

blog comments powered by Disqus