Ben, Claudius
Bir hatırlatma: Gördüğüm kadarıyla bir metni okurken, sanki başka bir dünyadan ya da geçmişten ya da gelecekten bahsedildiğine karar verip, kendimizi hariç tutmak eğilimindeyiz. Günlük hayat içinde karşılaştığımız durumlarda ise, bize haksızlık yapıldığına inanırız. Haksızlık yapılması başka bir şeydir, soruna çözüm üretmek ve uygulamak başka. Çözüme odaklanmak, çözüm getirir. Haksızlığa odaklanmak akıl gözünü kör eder.
Bu yazı tek parçadan oluşuyor. Yazının tamamını, aşağıdaki bağlantıyı tıklayarak, PDF biçiminde bilgisayarına indirebilir, internet bağlantısına ihtiyaç duymadan, dilediğin yerde okuyabilirsin:
Geçen gün, hiç tanımadığım biriyle sohbet ediyoruz beklerken. İnsanın gözünün kararmasından, bir süre için kontrolü kaybetmesinden konuşuyoruz. Adam şahit olduğu bir olayı anlatıyor.
İki dolmuş şöförü sıra kavgasına tutuşuyorlar. İtişme kakışma sırasında, şöförlerden birinin ayağı kaldırım taşına takılıyor. Adam düşüyor, kafasını çarpıyor ve orada ölüyor. Diğer şöför ölüme sebebiyet vermekle suçlanıyor. Kendilerini kaybetmeselerdi, bu sorunu konuşup anlaşarak, yeni ve daha büyük sorunlar yaratmadan da çözebilirlerdi. Bu örneklerden çok var.
Durumu ifade etmek için paylaşmak istediğim bir hikaye var, ne kadar tekrar etsem azdır:
Bir dağın zirvesinde, bilge bir adam öğrencilerini eğitiyor. Oniki öğrenci, bilge adamın karşısına sıralanıyor. Bilge adam soruyor, "Yanyana dizildiniz, sizler kaç kişisiniz bir sayın bakalım!"
Her sayışta oniki yerine onbir rakamı çıkıyor. Diyorlar ki, "O kadar saydık, hep bir kişi eksik." Bilge adam, her birini teker teker kuyunun başına çağırıyor ve buyuruyor: "Kuyunun içine bak, eksik kişi orada." Kuyunun içindeki sudan yansıyan kendi görüntüsüne bakanlar, "İşte kayıp kişiyi gördüm ama boğulmuş" diyorlar.
Su yüzeyinde kendi aksini görmesine rağmen; öğrenci, yine de gördüğü kişiyi bir başkası sanıyor. Böyle kendini saymayı unutan öğrenciler, biraz aptal görünüyorlar. Gerçekten öyle mi? Bu hikayedeki öğrenci sayısı aslında oniki değil, onüç. Öğrenci sayısını oniki kabul ettiğimizde, kendimizi saymayı unutuyoruz. İşte hikayenin anlatmak istediği bu. Aşağıdaki alıntıları okurken hikayeye kendimizi de katalım.
Robert Graves’in kitabı “Ben, Claudius” en sevdiğim kitaplardan biridir. Eski Roma’nın belli bir dönemini, hem topal hem de kekeme olan, bu sebeple geri zekalı kabul edilen Claudius’un ağzından aktarır. Bir dönem Roma İmparatoru olan Tiberius, Claudius’un amcasıdır.
Kitapta ilgimi çeken bazı bölümleri kısaca paylaşmak istiyorum, alıntılar mavi dörtgenler içinde, parantezler bana ait.
... O bölgeye yıllık ziyaretini yapmakta olan vergi memuru, eyaletten, Augustus’un saptadığından fazla olmasa bile, yine de eyaletin kolay ödeyemeyeceği bir miktar istemişti. Yoksulluk neden gösterilerek buna şiddetli itirazlar oldu. Bu durumda, vergi memuru, yetkisini kullanarak, ödeme yapamayan köylerden, köle olarak satmak üzere eli yüzü düzgün çocukları toplayıp götürdü.
Almanlar ve Türkler’le ilgili, Tengri başlıklı ilginç yazıyı okumak için tıkla.
Caligula atını öyle delicesine seviyordu ki, hayvanı ilkin yurttaş, sonra senatör yaptı ve sonunda, adını, dört yıl sonraki Konsül seçimi için hazırladığı aday listesine koydu. Atına ev ve uşaklar verildi. Yatak odası mermerdi. Yatak yerine, her gün değiştirilen koca bir saman döşek serilmişti; yemliği fildişi, su kovası altındı. Duvarlara ünlü sanatçıların tabloları asılmıştı. Her yarış kazandığında, bizimle yemeğe davet edilirdi; ama Caligula’nın her zaman ona sunduğu etlere ve balıklara bir tas arpayı yeğlerdi. Yirmi otuz kez sağlığına kadeh kaldırmak zorundaydık.
Sıradaki yazıya devam et...
Bu yazı tek parçadan oluşuyor. Yazının tamamını, aşağıdaki bağlantıyı tıklayarak, PDF biçiminde bilgisayarına indirebilir, internet bağlantısına ihtiyaç duymadan, dilediğin yerde okuyabilirsin:
Geçen gün, hiç tanımadığım biriyle sohbet ediyoruz beklerken. İnsanın gözünün kararmasından, bir süre için kontrolü kaybetmesinden konuşuyoruz. Adam şahit olduğu bir olayı anlatıyor.
İki dolmuş şöförü sıra kavgasına tutuşuyorlar. İtişme kakışma sırasında, şöförlerden birinin ayağı kaldırım taşına takılıyor. Adam düşüyor, kafasını çarpıyor ve orada ölüyor. Diğer şöför ölüme sebebiyet vermekle suçlanıyor. Kendilerini kaybetmeselerdi, bu sorunu konuşup anlaşarak, yeni ve daha büyük sorunlar yaratmadan da çözebilirlerdi. Bu örneklerden çok var.
Durumu ifade etmek için paylaşmak istediğim bir hikaye var, ne kadar tekrar etsem azdır:
Bir dağın zirvesinde, bilge bir adam öğrencilerini eğitiyor. Oniki öğrenci, bilge adamın karşısına sıralanıyor. Bilge adam soruyor, "Yanyana dizildiniz, sizler kaç kişisiniz bir sayın bakalım!"
Her sayışta oniki yerine onbir rakamı çıkıyor. Diyorlar ki, "O kadar saydık, hep bir kişi eksik." Bilge adam, her birini teker teker kuyunun başına çağırıyor ve buyuruyor: "Kuyunun içine bak, eksik kişi orada." Kuyunun içindeki sudan yansıyan kendi görüntüsüne bakanlar, "İşte kayıp kişiyi gördüm ama boğulmuş" diyorlar.
Su yüzeyinde kendi aksini görmesine rağmen; öğrenci, yine de gördüğü kişiyi bir başkası sanıyor. Böyle kendini saymayı unutan öğrenciler, biraz aptal görünüyorlar. Gerçekten öyle mi? Bu hikayedeki öğrenci sayısı aslında oniki değil, onüç. Öğrenci sayısını oniki kabul ettiğimizde, kendimizi saymayı unutuyoruz. İşte hikayenin anlatmak istediği bu. Aşağıdaki alıntıları okurken hikayeye kendimizi de katalım.
Robert Graves’in kitabı “Ben, Claudius” en sevdiğim kitaplardan biridir. Eski Roma’nın belli bir dönemini, hem topal hem de kekeme olan, bu sebeple geri zekalı kabul edilen Claudius’un ağzından aktarır. Bir dönem Roma İmparatoru olan Tiberius, Claudius’un amcasıdır.
Kitapta ilgimi çeken bazı bölümleri kısaca paylaşmak istiyorum, alıntılar mavi dörtgenler içinde, parantezler bana ait.
En zeki lider kendi adına düşünmek için zeki kişileri seçendir.
Augustus ile Livia’nın düzenli bir alışkanlıkları vardı: Aileye ya da devlete ilişkin herhangi bir önemli meselede, durumu (hem sonucu hem de sonuca götüren düşünceleri) yazıya dökmeden bir karar almazlardı.
“Şimdi iyi dinle! Onurla son bulacak, uzun, etkin bir hayat yaşamak istiyor musun?”
“Evet.”
“O halde başkalarının önünde her zaman topallamanı abart, bile bile kekele, sık sık hastalanmış gibi yap, saçma sapan konuş, kafanı salla, elini kolunu oynat. Eğer sen de benim gördüğüm kadar görebilseydin, güvenliğin ve zamanla en üst basamağa ulaşman için bunun tek yol olduğunu anlardın.” (Bkz: Oz Büyücüsü, Olağan Şüpheliler)
“Evet.”
“O halde başkalarının önünde her zaman topallamanı abart, bile bile kekele, sık sık hastalanmış gibi yap, saçma sapan konuş, kafanı salla, elini kolunu oynat. Eğer sen de benim gördüğüm kadar görebilseydin, güvenliğin ve zamanla en üst basamağa ulaşman için bunun tek yol olduğunu anlardın.” (Bkz: Oz Büyücüsü, Olağan Şüpheliler)
... O bölgeye yıllık ziyaretini yapmakta olan vergi memuru, eyaletten, Augustus’un saptadığından fazla olmasa bile, yine de eyaletin kolay ödeyemeyeceği bir miktar istemişti. Yoksulluk neden gösterilerek buna şiddetli itirazlar oldu. Bu durumda, vergi memuru, yetkisini kullanarak, ödeme yapamayan köylerden, köle olarak satmak üzere eli yüzü düzgün çocukları toplayıp götürdü.
Bu felaket, barbarlara (Almanlara) uygarlığı benimsetmede fazla aceleci ve tedbirsiz davranmasından kaynaklanmıştı. Babamın fethettiği Alman bölgeleri, yavaş yavaş Roma yaşama biçimine alışıyorlardı: Para kullanmayı, düzenli pazarlar kurmayı, uygarca ev yapmayı, ev döşemeyi, hatta eskiden yaptıkları gibi boğaz boğaza gelmeden toplanıp tartışmayı az çok öğrenmişlerdi.
Almanlar ve Türkler’le ilgili, Tengri başlıklı ilginç yazıyı okumak için tıkla.
Almanların karılarıyla analarına duydukları akıldışı saygıyı biliyordu.
Bu seferki konuşması, Almanlar hakkında gerçekten ne düşündüğü üzerineydi. Onların asker olmadıklarını söyledi. Bir yiğit tarafları vardı ve kalabalık olduklarında, yaban sığırları gibi, iyi dövüşürlerdi; bir hayvansı kurnazlıkları da vardı ki, onlarla savaşırken olağan yöntemleri ihmal etmek hiç doğru olmazdı. Ama ilk deli gibi saldırıdan sonra çabuk kesilirlerdi; askeri anlamda gerçek bir disiplinden yoksundular, sadece karşılıklı rekabet güdüsüyle hareket ederlerdi. Komutanları, isteneni yapacaklarına hiçbir zaman güvenemezdi: Ya fazlasını yaparlar, ya yeterli yapmazlardı. “Almanlar” dedi Germanicus, “işleri iyi gittiği sürece, dünyanın en küstah, en palavracı milletidir, ama bir kez yenilince son derece korkak ve aşağılık olurlar. Arkanızı döndüğünüzde asla güvenmeyin bir Almana, ama yüz yüze geldiğinizde ondan hiç korkmayın.”
Almanlarla başetmenin en iyi yolu, kabileler arası kıskançlıkları körüklemek ve komşu kabile reislerini birbirlerine düşürerek, dış yardım olmadan, onları birbirlerine temizletmekti.
Caligula atını öyle delicesine seviyordu ki, hayvanı ilkin yurttaş, sonra senatör yaptı ve sonunda, adını, dört yıl sonraki Konsül seçimi için hazırladığı aday listesine koydu. Atına ev ve uşaklar verildi. Yatak odası mermerdi. Yatak yerine, her gün değiştirilen koca bir saman döşek serilmişti; yemliği fildişi, su kovası altındı. Duvarlara ünlü sanatçıların tabloları asılmıştı. Her yarış kazandığında, bizimle yemeğe davet edilirdi; ama Caligula’nın her zaman ona sunduğu etlere ve balıklara bir tas arpayı yeğlerdi. Yirmi otuz kez sağlığına kadeh kaldırmak zorundaydık.
Birkaç gece sonra, bir şölende, birdenbire deli gibi gülmeye başladı. Kimse anlamadı neden güldüğünü. Yanında oturan iki Konsül, lutfedip espriyi kendileriyle paylaşmasını rica ettiler. Buna daha da çok güldü Caligula: Gözlerinden yaşlar fışkırdı. “Hayır,” dedi kahkahadan tıkanarak, “işin püf noktası o. Sizin hiç komik bulmayacağınız bir espri. Düşündüm ki, kafamın bir işaretiyle ikinizin de gırtlağını kestirebilirdim şuracıkta. Ona gülüyordum.”
Bir rahip Caligula’ya bir yavru boğa kurban etmek üzereydi. Alışılagelen yöntem, rahip yardımcısının boğaya bir taş baltayla vurup sersemletmesi, sonra da rahibin hayvanın gırtlağını kesmesiydi. Caligula rahip yardımcısı kılığında geldi ve her zamanki soruyu sordu: “Vurayım mı?” Rahip, “Vur,” deyince de baltayı güm diye rahibin kafasına indirdi.
İlgili bağlantılar:
- Robert Graves, yazar hakkında bilgi
- Ben, Claudius, eser hakkında bilgi
- Augustus
- Germanicus
- Caligula
- Oz Büyücüsü
- Olağan Şüpheliler
- Tengri
Sıradaki yazıya devam et...
Paylaş:
blog comments powered by Disqus









