Moda
10/06/10 03:11 Şurada dosyalandı: Medya
Bu yazı tek parçadan oluşuyor. Yazının tamamını, aşağıdaki bağlantıyı tıklayarak, PDF biçiminde bilgisayarına indirebilir, internet bağlantısına ihtiyaç duymadan, dilediğin yerde okuyabilirsin:
Bir taksiye bindim. Anayola çıktık. Çevremi seyrediyorum. Farklı marka otomobiller arasından süzülerek ilerliyoruz. Kimi zaman trafik sıkışıyor, otoyola bakan binaların dış cepheleri dev reklam panolarıyla kaplanmış. Bunlara bakarken moda kavramını düşünüyorum. Moda nedir? Ne gerek var?
Çocukluğumu hatırlıyorum, seksenleri hatırlıyorum, kıyafetler, şarkılar, günün koşulları içinde makul görünen ne varsa hatırladığım, kafamın içinde bir geçit töreni, birer birer boy gösteriyorlar. Tam o sırada 1950 model, Plymouth marka bir araba yanıbaşımızda duruyor. Bunca yeni arabanın içinde bir o Plymouth dikkat çekecek kadar eski.

Düşünüyorum, nasıl oluyor da o Plymouth bu kadar eski görünüyor? Oysa çok da bakımlı, gıcır, gıcır.
Bir çiçek genç mi yaşlı mı söyleyebiliriz belki ama yeni ya da eski model olduğunu iddia edebilir miyiz? Hayır, en azından şimdilik, çünkü genetik bilimi hızla ilerliyor, ticarileşiyor. Kendi modasını da yaratacaktır.
Peki nasıl oluyor da yeni ve eski modeli birbirinden ayırt edebiliyoruz?
Şöyle düşünelim:
Arabaları ve kıyafetleri tasarlayıp, kabul ettirebilecek güçte ama az sayıda şirket olsaydı; bu şirketler ağız birliği yapıp, her sene yeni fakat birbirine benzer modelleri piyasaya sürselerdi; insanlar değişime bakıp, “Bu eski, bu yeni” diyeceklerdi. Yaşı uygun olmayan gençlerse televizyondan öğreneceklerdi. 1950 yapımı bir film karesinde gördüğü Plymouth model araba, günün teknolojisiyle çekilmiş filmlerde görülen arabaların yanında, hem model hem de film karesi olarak eski kalacaktı.
Seksenli Yıllar
Seksenlerin modası dört nala geliyor. Seksenlerde şöyle kıyafetler giyiyordu kadınlar:

Goldfrapp isimli grubun 2010 yılında yayınlanan şarkısı Alive için çekilen müzik videosuna bakalım. Reklamı yapılan kıyafetler nasıl? Yukarıdakini andırıyor mu? Reklamı yapılan sadece kıyafet mi?
İyi de neden gerekli bu geriye dönüş? Neden yılan hep kuyruğunu yemek zorunda? Neden köpek kendi kuyruğunu kovalamak durumunda? Ne gerek var bu kadar zahmete, yenilik peşinde koşmaya? Moda öyle hızlı değişiyor ki, yeni bildiğimiz ne varsa süratle eskiyor.
Yılan kuyruğunu yedikçe çemberin çapı küçülür, dolayısıyla çember daralır. Kendini yakıp kül eden Anka Kuşu, yine kendi küllerinden doğacaktır. Yeni kuş eskisiyle birebir aynı mı olacaktır? Hayır. Ninelerimiz ve dedelerimiz ihtiyaçlarınca tükettikleri bir dünyada yaşıyorlardı. Kullanılmayacak kadar eskimediyse, kırılıp dökülmediyse, yenisini almaya gerek yoktu. Ne oldu da kasaba insanı, dünya vatandaşına dönüştü? Ne oldu da insan ihtiyacı oldukça tüketmekten vazgeçip, ihtiras alevleri içinde yanan, düşüncesizce tüketen bir zombiye dönüştü? Ne olduysa oldu ama rastlantı değildi.
İnsan hep böyle doğadan kopuk bir hayaller aleminde mi yaşıyordu?
Moda nedir?
Fransa, 14. Louis zamanında savaş, toprak ve altın kaybediyor. Altın, Fransa’nın kasasından, İspanya ve İngiltere gibi ülkelerin kasalarına transfer oluyor. Fransız yönetiminin bir şeyler yapması lazım. Diyorlar ki “Günün yeni zengini, tatlı bir hayat karşılığında altınları harcayıp, keyif sürmekten başka ne yapacak? Ona dünyanın en iyi ipeklerini, en lezzetli mutfağını, en gösterişli elbiselerini, saç modellerini, eğlencelerini sunalım ki kasamızı tekrar altınla doldurabilelim, dünyayı modayla fethedelim.”
Saraylardan biri vitrin haline getiriliyor. Avrupa’nın dört köşesinden soylular ve yeni zenginler saraya davet ediliyor. Yukarıya fragmanını aldığım Marie Antoinette filminde görüldüğü gibi şaşalı, aşırı, zevk düşkünü hayat modelini yaratıp, sergiliyor ve ihraç ediyorlar.
Günümüz küresel ekonomisinde; kişi ya da tüketici, kendini, kendine ait bir krallığın kralı, kraliçesi, dükü, düşesi, kontu, kontesi gibi görüyor çünkü öyle gösteriliyor, öyle anlatılıyor, anlatıldıkça normalleşiyor, yalan büyüdüğü oranda gerçekleşiyor.
Eskiden saray vitrindi, şimdi televizyon.
Eskinin yıldızı aristokrattı; günün yıldızı Tom Cruise, Brad Pitt, ya da her kimi onların yerinde görüyorsan o. Elenmişlerin arasından seçmekte özgürsün.
Aslında herkes biliyor ama aynı o masalda olduğu gibi, söylemeye dili varmıyor, çekiniyor: Kral çıplak! Ve çıplak da kalacak, yeter ki modayı takip etsin.
Medya insanın gözü oluyor, kulağı oluyor. Medya aracılığıyla uyarılan beyin, üzerinde yeşil bir timsah resmi olan tişörtü, 250 Liraya oniki taksitle alırken, aynı kalitedeki tişörtü pazardan, peşin 10 Liraya alabileceğini farketmiyor. 250 Lira eden tişört değil, o yeşil timsah resmiyle ilişkilendirilmiş yaşam tarzı ya da başka deyişle bir rüya. Sen çok yaşa reklamcı! Her ne kadar bugün Latin harfleri kullanıyor olsak da, neredeyse Eski Mısır’da olduğu kadar hiyeroglif* ve sanal bir dünyada yaşıyoruz. Yeşil timsah demişken, Eski Mısır tanrısı Sobek hatırlanmalı, anılmalı:
* Hiyeroglif: Eski Mısır’da kullanılan, anlamların resimlerle ifade edildiği yazı türü, resim yazı.


Modanın görevi, renkli, cafcaflı ve değişken görüntüsünün aksine, insanın hayatını belli bir denge ve doğrultuda sabit kılmak.
Bir ay çalışacaksın, maaşın cebine damlalıkla damlatılıyorken, kovayla geri alınacak. Tamam, taksitle alıyorsun, peki o zaman kovayla değil, yüksükle alınacak, toplamı yine bir kovayı taşıracak. (Hadi Para Kazanalım)
Bir on sene geçip de geriye baktığında, o kadar çalışmaya, elinde avucunda bir şey kalmadığını göreceksin, belki şimdiden görüyorsun, kim bilir?
Sıradaki yazıya devam et...
Paylaş:
blog comments powered by Disqus









