3 - İşyeri
09/03/11 03:09 AM Şurada dosyalandı: Roman
Veli, çokuluslu
şirketlerden birinde, orta düzeyde yönetici olarak
çalışıyordu. Maaşı aylık 2.400 avroydu. Ayrıca her
sene, iki maaş değerinde ikramiye veriyorlardı.
Senelik kazancı 33.000 avroyu buluyordu. Ülkenin ve
ekonominin durumu gözden geçirildiğinde, nüfusun
geri kalanına göre oldukça iyi kazanıyordu. Konusu
açıldığında “Ben aslında işimi seviyorum” diyordu
ama bu söylediğine kendisi bile inanmıyordu.
Çalıştığı şirket parayı boşuna vermiyordu. Veli’nin en verimli, canlı ve hayat dolu olduğu saatler şirkette geçiyordu. Akşam eve geldiğinde hissettiği bıkkınlıktan kaçmak için herşeyi yapabilirdi. Sanki gün boyunca bir vampir boynundan kan emmiş, sonunda geriye sadece posası kalmış gibi oluyordu. Pijamalarını giyip karnını doyuruyor, televizyon karşısındaki koltuğa yığılıyor, kanallar arasında gezerken uykuya dalıyor, televizyonu açık unuttuğunu ancak sabah farkediyordu. Veli neredeyse bir zombi gibi yaşıyordu.
Öğle yemeğinde işyerinden arkadaşı Serhat’la konuşurken de böyle söyledi, “Abi, zombi gibi yaşıyoruz.” Hayatından memnun olan birinin sarfedeceği sözler değildi bunlar.
Serhat sözü aldı, “Dün akşam vikipedya’da okudum ben bu zombi hikayesini,” dedi. “Zombi denilen şey Haiti’den mi, Havai’den mi ne geliyormuş.”
“Hadi ya” dedi Veli.
“Evet, evet. Kabilenin büyücüsü çaktırmadan bir iksir içiriyormuş kurbana. Öldü diye adamı mezara gömüyorlarmış. Sonra büyücü gizlice mezara gidip, aslında ölü değilde, hah, iksir nedeniyle metabolizması yavaşlamış olan kurbanı diriltip, kendi amaçları için kullanıyormuş o kişiyi.”
“Tamam da sonra kabiledeki diğer adamlar tanımıyormuymuş diriltilen adamı?”
“O kadarını bilmiyorum Veli!”
“Ya Serhat, dün gece bir rüya gördüm.”
“Hayırdır?”
“Bilmiyorum hayır mı şer mi.”
“Anlatsana!”
Veli bir gece önce gördüğü rüyayı hatırladığı kadarıyla anlattı. Rüyanın tüm ayrıntıları hafızasındaydı. Çoğu zaman, gördüğü rüyaları uyandığı anda unuturdu.
Önceki bölüme dön - Sonraki bölüme devam et
İlk bölüme git
Çalıştığı şirket parayı boşuna vermiyordu. Veli’nin en verimli, canlı ve hayat dolu olduğu saatler şirkette geçiyordu. Akşam eve geldiğinde hissettiği bıkkınlıktan kaçmak için herşeyi yapabilirdi. Sanki gün boyunca bir vampir boynundan kan emmiş, sonunda geriye sadece posası kalmış gibi oluyordu. Pijamalarını giyip karnını doyuruyor, televizyon karşısındaki koltuğa yığılıyor, kanallar arasında gezerken uykuya dalıyor, televizyonu açık unuttuğunu ancak sabah farkediyordu. Veli neredeyse bir zombi gibi yaşıyordu.
Öğle yemeğinde işyerinden arkadaşı Serhat’la konuşurken de böyle söyledi, “Abi, zombi gibi yaşıyoruz.” Hayatından memnun olan birinin sarfedeceği sözler değildi bunlar.
Serhat sözü aldı, “Dün akşam vikipedya’da okudum ben bu zombi hikayesini,” dedi. “Zombi denilen şey Haiti’den mi, Havai’den mi ne geliyormuş.”
“Hadi ya” dedi Veli.
“Evet, evet. Kabilenin büyücüsü çaktırmadan bir iksir içiriyormuş kurbana. Öldü diye adamı mezara gömüyorlarmış. Sonra büyücü gizlice mezara gidip, aslında ölü değilde, hah, iksir nedeniyle metabolizması yavaşlamış olan kurbanı diriltip, kendi amaçları için kullanıyormuş o kişiyi.”
“Tamam da sonra kabiledeki diğer adamlar tanımıyormuymuş diriltilen adamı?”
“O kadarını bilmiyorum Veli!”
“Ya Serhat, dün gece bir rüya gördüm.”
“Hayırdır?”
“Bilmiyorum hayır mı şer mi.”
“Anlatsana!”
Veli bir gece önce gördüğü rüyayı hatırladığı kadarıyla anlattı. Rüyanın tüm ayrıntıları hafızasındaydı. Çoğu zaman, gördüğü rüyaları uyandığı anda unuturdu.
Önceki bölüme dön - Sonraki bölüme devam et
İlk bölüme git