Manyetik Mavi
Öbür Yer : Etkileşimli Roman
Navigation

1 - Giriş

Veli, uzun bir çalışma gününün sonunda, sabaha karşı kendini yatağa bıraktı ve uykuya daldı.

Gözleri bir anda açıldı. Telefon inatla çalıyordu. Uyanmadan önce gördüğü rüyanın detaylarını hatırlamaya çalışıyordu. Telefonun rahatsız edici melodisi devam etti. Buna melodi demek zordu. Rahatlatıcı, sakin bir melodi olsaydı zaten duymazdı. Bu sebeple melodiyi değiştirmeyi hep ihmal ediyordu. Veli, “Her kim arıyorsa, nasılsa vazgeçecek” dedi kendine. Telefon, rüyanın detaylarını hatırlamasını engelliyordu. Pencereler çift cam olmasına rağmen, hemen evin karşısındaki parkta çığlıklar atan çocukların rahatsız edici sesi zihnini delip geçiyor, rüyayı hatırlamasına yardımcı olmuyordu. Telefonu ısrarla çaldıran her kimse vazgeçti. Veli’nin gözleri kapandı.

...
Comments

2 - Telsiz

Cızırtılı bir ses duyuyor Veli. Düşük kaliteli bir radyo yayını ya da, bir telsiz konuşmasını andırıyor. Veli sese odaklanıyor, “İmdat! İmdat! Burası Ci Liid...” Ses gidip geliyor, “İmdat! İmdat! Burası Ci Liid Republikası, orada kimse var mı? İmdat! İmdat! Burası...” Ses, tarih öncesi bir yaratığın ölmeden önce son nefesini vermesi gibi, azalarak boşlukta kayboluyor.

İlk şaşkınlık geçince, Veli, sesin bir kadın sesi olduğuna karar veriyor. Bu ilginç olayı hemen birine anlatma isteğine kapılıyor. Çevresine bakınıyor. Kimse yok. Zaten ev de kendi evi gibi değil ama yine de kendi evi. Bu anlamsızlığın içinden yabancı bir erkek sesi yükselip, “Hoşgeldin” diyor, “Hoşgeldin Veli.” Ses davudi, tok, kendine güvenli.

Her yer zifiri karanlık. Ses yaklaşıyor. Kömür karası karanlığın içinden ak sakallı, süt damlası gibi beyaz bir ihtiyar çıkıyor. Üzerinde, inci gibi beyaz ve parlak bir kumaştan dokunmuş, yüzünü kapüşonla örten, etekleri dokunduğu yere ışık saçan bir kıyafet var.

İhtiyar tekrarlıyor, “Hoşgeldin,” ve devam ediyor.

- Veli, bildiklerimizi biliriz, bilmediklerimizi biliriz; bir de, bilmediklerimizi, bilmediklerimiz vardır.

Veli dili tutulmuş, bedeni olduğu yere çakılmış durumda seyrediyor, dinliyor, elinden başka türlüsü gelmiyor.

- Karnımızın acıktığını biliriz, yarın bize neler getirecek; bunu bilmediğimizi biliriz fakat, ya bilmediğimiz ve buna rağmen bilmediğimizi, bilemediğimiz o isimsiz şeyler?

Bilmek? Bilmemek? Veli’nin kafası karıştı. Bunu anlamak için biraz zamana ihtiyacı olduğunu anladı ve uyandı, yatağındaydı. Bir süre yatakta oyalandı.
...
Comments

3 - İşyeri

Veli, çokuluslu şirketlerden birinde, orta düzeyde yönetici olarak çalışıyordu. Maaşı aylık 2.400 avroydu. Ayrıca her sene, iki maaş değerinde ikramiye veriyorlardı. Senelik kazancı 33.000 avroyu buluyordu. Ülkenin ve ekonominin durumu gözden geçirildiğinde, nüfusun geri kalanına göre oldukça iyi kazanıyordu. Konusu açıldığında “Ben aslında işimi seviyorum” diyordu ama bu söylediğine kendisi bile inanmıyordu.

Çalıştığı şirket parayı boşuna vermiyordu. Veli’nin en verimli, canlı ve hayat dolu olduğu saatler şirkette geçiyordu. Akşam eve geldiğinde hissettiği bıkkınlıktan kaçmak için herşeyi yapabilirdi. Sanki gün boyunca bir vampir boynundan kan emmiş, sonunda geriye sadece posası kalmış gibi oluyordu. Pijamalarını giyip karnını doyuruyor, televizyon karşısındaki koltuğa yığılıyor, kanallar arasında gezerken uykuya dalıyor, televizyonu açık unuttuğunu ancak sabah farkediyordu. Veli neredeyse bir zombi gibi yaşıyordu.

Öğle yemeğinde işyerinden arkadaşı Serhat’la konuşurken de böyle söyledi, “Abi, zombi gibi yaşıyoruz.” Hayatından memnun olan birinin sarfedeceği sözler değildi bunlar.

Serhat sözü aldı, “Dün akşam vikipedya’da okudum ben bu zombi hikayesini,” dedi. “Zombi denilen şey Haiti’den mi, Havai’den mi ne geliyormuş.”

“Hadi ya” dedi Veli.

“Evet, evet. Kabilenin büyücüsü çaktırmadan bir iksir içiriyormuş kurbana. Öldü diye adamı mezara gömüyorlarmış. Sonra büyücü gizlice mezara gidip, aslında ölü değilde, hah, iksir nedeniyle metabolizması yavaşlamış olan kurbanı diriltip, kendi amaçları için kullanıyormuş o kişiyi.”

“Tamam da sonra kabiledeki diğer adamlar tanımıyormuymuş diriltilen adamı?”

“O kadarını bilmiyorum Veli!”

“Ya Serhat, dün gece bir rüya gördüm.”

“Hayırdır?”

“Bilmiyorum hayır mı şer mi.”

“Anlatsana!”

Veli bir gece önce gördüğü rüyayı hatırladığı kadarıyla anlattı. Rüyanın tüm ayrıntıları hafızasındaydı. Çoğu zaman, gördüğü rüyaları uyandığı anda unuturdu.

...
Comments

4 - Eski Arkadaş

Veli, iş çıkışı, eski arkadaşı Semih’in iş yerine uğradı. “Ne zamandır Semih’i ihmal ettim” diyordu kendine. Yaz günü olmasına rağmen kışı anımsatan yağışlı, soğuk ve kapalı hava Veli’nin iç dünyasını çalkalıyor, bir an parıltılı ışıklar saçarken, bir sonraki an dipsiz, kara bir kuyuyu andırıyordu.

Semih, ilk eşinden ayrıldıktan sonra tekrar anne babasının evine yerleşmiş, bir süre onlarla yaşamaya devam etmiş, sonunda hayatının kadınını bulup yeniden evlenmişti. Gitar, bağlama hatta davul çalar, lise yıllarından bu yana müzikle uğraşmayı severdi.

Veli, Semih’in ofisi önünde durup, açık kapıdan içeri kafasını uzattı, yüzüne yerleştirdiği yapay gülümsemeyle, “Abi naber” dedi. Semih ayağa kalkıp arkadaşını karşıladı. “Ooo, hoşgeldin Veli, hoşgeldin!”

Veli bir an için kendini kaybetti. Kendine geldiğinde, kravatı gevşetilmiş, çift kişilik ofis koltuğunda uzanır buldu kendini. Semih ve sekreter kız başında durmuş, kocaman olmuş gözlerle Veli’ye bakıyorlardı. Odayı limon kolonyası kokusu sarmıştı.

Tekrar iki kişi kaldıklarında Veli bir gece önce gördüğü rüyadan bahsetti. Rüyada duyduğu tok sesin nasıl aynı Semih gibi, “Hoşgeldin Veli, hoşgeldin” dediğini aktardı. “Bayılmasının bu sesle bir ilişkisi olabilir miydi?” Semih ilgiyle dinledi. Semih’in yeni eşi Esra, rüya tabirlerine meraklıydı. Esra gördüğü rüyaları yorumlamaya bayılır, Semih’e de mutlaka anlatırdı. “Bir keresinde,” dedi Semih, “Aynı senin gibi Esra da rüyasında aksakallı bir dede görmüş”

“Aksakallı mı? Ne zaman görmüş?”

“Abi hakikaten hatırlamıyorum. Tahminen bir iki hafta önce.”

“Peki ne görmüş? Nasıl görmüş yani?”

“Onu Esra’ya sormak lazım. Ben hep dinlediğim için alıştım artık, sakın Esra’ya söyleme ama bazen dinlemiyorum bile.”

“Semih, bunu mutlaka Esra’ya sorup öğrenmemiz lazım.”

“Tamam abi, hemen şimdi arayıp sorayım istersen?”

“Yok yok” dedi Veli, biraz daha bekleyebilir, hafta sonu bir yerde buluşur, hem çay içer hem de sohbet ederiz. O kadar bekleyiversin, ne olacak?”

...
Comments

5 - Esrarengiz Mektup

Veli apartman kapısını itip içeri girerken ağzına kadar dolmuş posta kutusu dikkatini çekti. Geri adım attı, posta kutusunda ne birikmişse hepsini aldı ve içeri girdi.

Pijamalarını giyip televizyon karşısına kuruldu. Televizyon kanallarından birinde Matrix isimli film yayınlanıyordu. Filmin başını kaçırmıştı ama daha önce defalarca seyrettiğinden, filmde ne olup bittiğini gayet iyi biliyordu. Gözleri bir süre televizyon ekranında asılı kaldı. Çayından bir yudum aldı, aklına posta kutusundan alıp getirdiği kağıt karmaşası geldi.

Fatura, fatura ve fatura. Veli’nin annesi faturaları görünce “Yine gelmiş aşk mektupları” derdi. Veli güldü. Sıradaki zarfın arkasındaki hiçbir işaret yoktu. Nereden gönderildiği belli olmayan, üzerinde posta idaresinin mührü bile bulunmayan bu zarf Veli’de bir merak uyandırdı. Zarfı hızla çevirip ön yüzüne baktı. Ön yüz de zarfın arka yüzü kadar boştu. Zarfı havaya kaldırıp ışığa doğru tuttu. İçini göstermiyordu. Belli belirsiz, hafif bir şişkinlik zarf içinde ince bir kağıttan fazlası olduğunu haber veriyordu.

Zarfı dikkatle açtı. İçinden bir mektup ve içinde ne olduğunu göstermeyen, incecik bir kutu çıktı.

Veli çayından bir yudum daha aldı. Televizyona baktı. Morpheus’un, Neo’ya “Kırmızı hap mı, mavi hap mı” dediği sahne gösteriliyordu.

Tekrar zarfa odaklandı. Mektubu açtı, okumaya başladı.

“Yeşil şerite dokun!”

Veli heyecanlanmıştı. Bir an için Semih’i aramayı düşündü, sonra vazgeçti. Zarfın içinden çıkan kutuyu elinde çevirdi, inceledi. İnce kutunun kenarında yeşil renkli bir şerit vardı. Şerite dokundu, kutu titredi, yeşil şerit kutunun içine doğru kaydı. Mukavva kalınlığında, sivrisinek kovmak için kullanılan tabletlere benzer bir tablet, kutunun kenarından dışarı kaydı. Mektubu okumaya devam etti.

“Uyumadan önce, tableti bir bardak suyun içine at. Suyun içinde eriyip yokolmasını bekle ve suyu iç!”

“Hadi canım” dedi Veli. “Nereden geldiği belli olmayan bu şeyi içmem!”

Huzursuzdu. Çayından bir yudum daha aldı. Tekrar Semih’i aramayı düşündü, saat geç olmuştu, vazgeçti.
...
Comments

6 - Eya

Nereden geldiği belli olmayan o tablet ve rüyasında gördükleri, tatsız bir huzursuzluk yaratıyordu. Yatakta dönüp duruyordu. Veli’nin uyuması zaman aldı.

“Tekrar hoşgeldin, Veli” dedi ihtiyar ses. “Düşünecek zaman buldun mu?” Parlak cübbesi siyah beyaz karelerden oluşan yeri süpürüyordu yine.

Veli bu defa biraz daha rahat hissetti kendini. Tam cevap verecekti ki hızla yükselen ve kaybolan bir cızırtıyla kendini başka bir yerde buldu. Cızırtı kulaklarında yankılanıyordu. Dikkatini topladığında, otuzlu yaşlarında güzel bir kadının kendisini seyrettiğini gördü. Kadının yüzünde insanın içini ferahlatan, anaç bir ifade vardı. Dudaklarındaki belli belirsiz gülümseme, hiç rahatsız etmiyordu.

Kadın, “Adım Eya. Mesajımızı aldın mı?” dedi. Sanki birkaç kadın birden aynı anda konuşuyordu. Sesinde yatıştırıcı bir renk vardı.

“Hayır” dedi Veli, rahatlığına kendi de şaşırarak.

Eya, “Almalısın” dedi, “Bir sonraki aşamaya geçebilmemiz için bu gerekli.”

Veli, gözlerini Eya’nın gözlerine dikti, “Neden?” dedi.

“Tableti aldığında bedeninde, özellikle beyninin merkezinde bazı kimyasal değişiklikler meydana gelecek.”

“Ne işe yarayacak?” dedi Veli, çocuk gibi hissediyordu kendini. Tıpkı annesinin çevresinde pervane olan, koşturan, oynayan küçük bir çocuk gibi rahat ve güvende hissediyordu.

“Kimyasal değişiklikler tamamlandığında, günlük hayatın içinde, sen uyanıkken seninle bağlantı kurabileceğiz” dedi Eya.

Her cevap yeni sorular doğuruyordu. Veli sordu, “Neden gerekli böyle bir şey?”

“Henüz farkında değilsin ama senin bir görevin var. İnsanlara anlatacakların var. Karmaşık durumlarda kalacaksın. Sana ne yapman gerektiğini, kendini nasıl koruyacağını ya da beladan kurtaracağını söyleyeceğiz.”

“Neden ben?” dedi Veli.

“Neden olmayasın?” diye cevapladı Eya.

“Benden başkasını bulamaz mıydınız?”

“Başkaları da var. Zamanı gelince öğreneceksin. Birazdan hadi diyeceğim ve uyanacaksın. Kendini dinlenmiş hissedeceksin. Doğru mutfağa gidecek, orada bıraktığın tableti bir bardak su da eritecek ve içeceksin. Hadi.”

Veli gözlerini açtığında, oda karanlıktı. Başucuna uzanıp saate baktı. Saat gece, üç onbiri gösteriyordu. Uyuyalı en fazla birkaç dakika olmuştu. Şimdi uyanmış, kendini sekiz saat uyumuş kadar iyi hissediyordu. Hiç tereddüt etmeden kalktı, mutfağa gitti. Tableti suda eritti, bir dikişte içti, yatağa geri döndü, gözlerini kapadı ve anında uyudu.

...
Comments

7 - Müzisyen

Merhaba. Adım Gökdal İnce. Ben bir müzisyenim. Elbette bu gerçek adım değil. Öyle şeyler anlatacağım ki, kimliğimi açık etmeye cesaret edemiyorum. Sonra neler olur bilinmez ve tabii ki bunları yayınlamayı hiç düşünmüyorum. Kendimi güvenceye almak için, kamerayla kendimi kaydetmeye ve güvendiğim insanlara saklamaları için göndermeye karar verdim.

Derler ki, askerler köpek, sanatçılar kedi sever. Benim de bir kedim var. Şu anda içeriden bana sesleniyor. Ne diyordum, ha evet, her şey yıllar önce başladı.

Oldum olası müziğe yatkın olmuşumdur. Aileden gelen bir şey herhalde. Dedem çok güzel ud çalardı. Annemin piyanoda çaldığı melodileri dinleyerek büyüdüm ben. Beni tanıyanlar ne kadar hassas ve duyarlı yapıda olduğumu iyi bilirler.

Yıllar önce, yaptığım bir şarkı müzik piyasasında bomba gibi patlamıştı. Her yerde çalınıyordu. Sonra ne oldu, arkadaş çevrem değişti. Belki de arkadaş çevremle birlikte müzik anlayışım da değişti. Daha önce hiç dinlemediğim türde müzikler dinler oldum. Zaten yeni bir hit de çıkaramıyordum bir türlü. Çevremde yetenekli bulduğum insanlarla oturup bir albüm yaptık, hiç beklenen sonucu vermedi. Çok ümitliydim ama olmadı. Albümün tutmadığını görünce, beni gazlayan arkadaşlar birer ikişer kaybolmaya başladılar. Açıkça söylemek gerekirse ortada kaldım. Ne bir konser teklifi geliyordu ne de başka bir şey. İçime kapandım. Kira ödeyecek parayı zor buluyordum.

Mecburen geri adım attım. Günün ilerisinde müzik yaptığıma inanıyordum ama para etmiyordu işte. Müzik camiasından tanıdıkları aradım, dedim ki elimde şarkılar var, size yakışır, sağolsunlar, dinlediler, beğendiler. Böylece elim biraz para gördü.

Batılı anlamda müziğin tutmayacağını anlamıştım bir kere. Elime geçen parayla borçlarımı kapattım. Geri kalan parayla da çeşitli Türk müziği enstrümanları satın aldım. Bilgisayarımı yeniledim. Bir ses örnekleyicisi aldım.

Bir yandan yeni oyuncaklarımla oynarken, bir yandan da projeler geliştiriyordum. Burnum yeterince sürtmemiş olacak ki, hala dünya çapında bir yıldız olmanın hayallerini kuruyordum. Dünya piyasalarında bembeyaz bir tene sahip olmadıkça popüler olmanın zor olduğunu hissediyordum aslında. Ben de bir yan yol buldum. Dedim ki, şu sıralar çok meşhur bir oyuncak var, çocuklar bayılıyor. Bu oyuncak için çeşitli tematik müzikler yapsam, oyuncak firmasına satsam ne güzel olur. Oyuncak zaten popüler. Ben de arada kaynarım. Sonra ortaya çıktı, oyuncak firması böyle projelere balıklama dalmıyor hatta, işe başlayabilmek için benden lisans ücreti istiyorlar.

Bana bu kaynağı sağlayabilecek kim varsa çevremde, herkesin kapısını aşındırdım. Bir türlü olmadı. Bir yandan da müzik çalışmalarıma devam ediyorum. Ben rastlantılara inanmam. Her şeyin bir sebebi olsa gerek. Ben anlamasam bile.

Oyuncak işi de olmadı. O sırada karşıma bir kadın çıktı. Beni seviyor, ben de onu sevdim. Nasıl sevmeyeyim? Dedi ki, ben zaten çalışıyorum, para kazanıyorum. Kazancım ikimize de yeter. Ben sana inanıyorum, sen dilediğin gibi yap müziğini. Ne büyük bir rahatlık.

Sonunda çalışmalarım meyve vermeye başladı. Türk müziği renklerini, elektronik müzikle birleştirdim. Elli, altmış kişinin katıldığı birkaç minik konser verdim. Müzik ve televizyon dünyasından insanları çağırdım. Kırmadılar geldiler. Böylece birkaç belgesel film müziği işi aldım. Hiç yoktan iyidir. Her zaman gelecekten umutlu olmuşumdur. Bir noktada, televizyon için müzik yapmaya başladım. Bir televizyon dizisi müthiş başarılı oldu ve ben de eskisinden çok daha saygın bir konumda işime devam eder oldum. Elim iyi para gördü. Güzel, büyük, bahçeli bir müstakil eve taşındık.

Bu arada, iki çocuğum oldu. Biri erkek, diğeri kız. Büyük çocuğum erkek, adını Göksel koyduk. Annesine çekmiş, sarı saçlı, mavi gözlü. Kızım, Göknur, daha çok bana benziyor. Henüz üç yaşında.

Bulutsuz bir bahar gününde, kızım kucağımda, bahçede oturuyorduk. Kızım, tombik elleriyle gökyüzünü işaret ediyordu. Kafamı işaret ettiği yöne çevirince mideme beton dökülmüş gibi oldu. Kalakaldım. Ne olduğunu tam kestiremediğim dokuz şey gökyüzünde sabit duruyordu. Güneşli bir gün olmasına rağmen, parıl parıldılar. Hafif bir rüzgarla birlikte, tüylerimin diken diken olduğunu hissettim. Bu doğaüstü olaya şahit olması için eşime seslendim. Geldi ve o da ağzı açık seyretmeye başladı. Çok geçmeden içeriden kamerayı almaya koştu. Acele etmesi için seslendim. Kızım heyecanla bir ileri, bir geri hareket ediyordu kucağımda. Gökteki cisimler, bir anda hareketlendiler, bir kare bile görüntü yakalayamadan süratle kayıp gittiler. Eşimle birbirimize bakakaldık.

Ben bir sanatçıyım ve sanatçı belli bir hassasiyete sahip kişidir. Bu olayın bir anlamı olmalıydı. Eşim şu anda içeriden sesleniyor. Daha sonra devam edeceğim, şimdilik kaydı durduruyorum.

...
Comments