Manyetik Mavi
Bilmek, Bilmemektir...
Navigation

Psikoloji - IV - Sahte Anneler Deneyi

Bu yazının ilk bölümünü okumak için burayı tıkla



Bu yazı çok sayıda parçadan oluşuyor. Yazının tamamını, aşağıdaki bağlantıyı tıklayarak, PDF biçiminde bilgisayarına indirebilir, internet bağlantısına ihtiyaç duymadan, dilediğin yerde okuyabilirsin:




Dördüncü sırada, Harry Harlow’un 1957 ve 1963 yılları arasında yaptığı bir çalışma var: Yapay Anne Deneyi. Harlow’u bu çalışmaları yapmak yönünde harekete geçirenin; 1950’lerde tamamlanan, Dünya Sağlık Örgütü destekli bir başka çalışma olduğu söyleniyor.

Deneyin pek çok farklı aşaması var. Biz en çok bilinen bölümüne odaklanalım. Yavru bir maymun, doğar doğmaz annesinin yanından alınır. Laboratuvar ortamında büyütülür. Bu sırada, çeşitli çalışmalar yapılır.

Bu çalışmaların en ünlüsü, iki sahte anneyle gerçekleştirilen Yapay Anne Deneyi’dir. Sahte annelerin kafası bir maymunu çağrıştırır. Bedenleriyse tel silindirden oluşur. Sahte annelerden biri üzerine, yumuşak bir doku sarılır, böylece metalin soğukluğu gizlenir. Diğer sahte annenin bedeni çıplak bırakılır, ama buna da bir biberon yerleştirilir. Amaç, yavru maymunun hangi sahte anneyi seçeceğini görmektir. Rahat, konforlu ve nispeten sıcak anneyi mi tercih edecektir yoksa, biberonlu anneyi mi?

Deneyi özetleyen videoyu görelim:



Deneyle ilgili biraz daha detay alalım:

Yavru maymunlar, biberonlu anneyi sadece karınları acıktığında tercih ederler. İşleri bitince yumuşak anneye geri dönerler.

Yavru maymunlar korkutulunca, biberon olsun ya da olmasın önemsemeksizin yumuşak anneye sarılırlar. Yaşları büyüdükçe bu davranış seyrekleşir.

Maymunlar, henüz tanımadıkları bir odaya yerleştirildiklerinde, korkuyla yumuşak anneye sarılırlar ve çevreyi gezecek kadar rahatlayınca, sahte anneden ayrılıp odayı gezerler. Daha sonra tekrar sahte ve yumuşak anneye geri dönerler. Maymunların tepkisini ölçmek için, bazı durumlarda, odaya hiçbir sahte anne yerleştirilmez. Bu durumla karşılaşan yavru maymunlar korkuyla donakalır, yere çöker, baş parmağını emer ve ağlar. Bu maymunlara, telden anne verilse bile, anneyi yok sayarlar.

Yavru maymunlar, katı yiyecek tüketebilecek kadar büyüdüklerinde, sahte ve yumuşak anneden ayırılıp, üç gün yalnız yaşayacakları bir başka bölüme nakledilirler. Tekrar sahte ve yumuşak annenin yanına yerleştirildiklerinde, hemen sahte anneye sarılır ve yabancı bir odada olsalar bile, etrafı gezmek için sahte anneden ayrılmazlar. Harlow, buna dayanarak, dokunsal güven arayışının, keşfetmekten (ya da meraktan) daha güçlü olduğu sonucuna varır.

Sadece tel annedeki biberon kullanılarak beslenen yavru maymunlarda, sindirim sorunları görülür. Bu maymunlar, yumuşak anneden beslenen maymunlara oranla daha sık isal olmaktadır. Böylece Harlow, dokunsal güven bulunmadığında, maymunların psikolojik gerginlik yaşadığı sonucuna varır.

Varılan bulgular, çocuklara dokunulmasını sınırlayan ya da engelleyen görüşlerin değişmesini sağlar. Ayrıca, davranışçılık okulunun, duyguları önemsiz sayan görüşünü de reddeder.

Kaynak: Wikipedia


İnsana dair her ne varsa zıt kutupludur. Bu deney de bir istisna değil. Sonuçları iyi yönde de kullanabiliriz, kötü yönde de.

Maalesef deney oldukça zalim. Harlow’un deneyleri için, “hayvan hakları savunucularını, ilk defa ve büyük ölçekte harekete geçiren etkendir” deniyor.

İlk videoya göre daha anlaşılır ve sıcak olan bir başka videoyu seyredelim:



Yukarıdaki videonun sonunda, tamamen yalıtılmış bir ortamda büyüyen bir maymun, ilk defa başka maymunların bulunduğu bir odaya bırakılıyor. Yaşadığı korku ve dehşet çok üzücü ve aynı zamanda öğretici.

Zıttıyla Varolan Gerçekler


Hatırlayalım, insana dair her ne varsa, zıttıyla varoluyor. Einstein sayesinde, atom parçalandı. Ortaya çıkan enerji, yapıcı da olabilirdi, yıkıcı da. İki yönde de kullanıldı. Harlow’un deneyleriyle elde edilen bulgular da böyle. Bulguları, çocuklarımızı daha iyi yetiştirmek için de kullanabiliriz, onlara zarar vermek için de.

Bu deney, çocukların, anneleri tarafından sevilmeye ne denli ihtiyaçları olduğunu açıkca ortaya koyuyor. Peki yetişkinler? Çağdaş yaşam içinde, giderek yalnızlaşan, iş ve televizyon arasında gidip gelen, sıcak bir dokunuştan uzak yaşayan yetişkinler? Amerika eski başkanlarından Ronald Reagan şöyle diyordu: “Söylemeye çalıştığım şey, şu an bir çok açıdan, yaşlı insanların aklının ermeyeceği yollarla, geleceğe hazırlandığınızdır.” (Bkz:
Edimsel Koşullama)

Zardoz isimli filmde, Arkadaş isimli karakter, işlenen suçlar ve verilecek cezalar üzerine, bıkmak usanmak bilmeden defalarca tartışıldığını anlatıyordu. (Bkz:
Zardoz)

Sinema filmlerinin ama özellikle romanların, boş zaman eğlencesi olmaktan öte anlamları bulunabiliyor. Romanlar, sıradan okuyucu için dünyayı tanımayı kolaylaştıran bir kurguyken, dünyayı şekillendirecek denli güçlü olanlar için bir rehber görevi de görebiliyor.

1984


George Orwell’in 1984 isimli romanı mesela. Dev bir sanal kutunun içine hapsedilmiş, dış dünyayla bağları olmayan, medya tarafından verilen bilgilere göre yaşayan kurgusal bir batı dünyası resmeder. “Böyle devam ederseniz, sonucu bu olur” demenin yanısıra, “eğer isterseniz bu sonucu üretebilirsiniz” mesajını da taşır.

Cesur Yeni Dünya


Aldous Huxley’nin Cesur Yeni Dünya isimli romanı da böyledir. 1900’lerden beri süregelen çalışmalarla elde edilen bilgiler, bir Cesur Yeni Dünya kurmak için de kullanılabilir, neden olmasın?

Huxley, Cesur Yeni Dünya kitabında, yapay bir ortamda “yetiştirilen” çocuklardan bahsediyordu. Çocuklar daha doğum aşamasında, gelecekte benimseyecekleri role hazırlanıyorlardı. Çöpçülük gibi işleri yapacak olanlara, daha en başta, az hava veriliyordu ki, bu bebekler diğerlerine göre aptal olsun. Laboratuvar ortamında hızla büyütülen bebeklerin davranışları, zamanı gelince psikolojik yöntemlerle şekillendiriliyordu. Amaç, belli görevleri yerine getirmek üzere katmanlaşmış ve değişmez bir toplum kurmak. Huxley’nin hayal ettiği düzende, görev ne kadar berbat olursa olsun, herkes hizmet etmeye istekli, kimse şikayet etmiyor.

Huxley’nin kurguladığı gibi bir düzen yaratmayı isteseydik, herhalde insanları yetiştirmek için böyle özel laboratuvarlar tasarlamazdık. Araştırma yapmak için evet ama, milyonlarca kişiyi yetiştirmek için hayır, çünkü çok pahalı olurdu :) Hastanelerdeki küvezleri bedavaya kullanabilirdik :) Kişileri şekillendirecek kimyasalları, besinlerle birlikte market raflarından dağıtabilirdik. Psikolojik çalışmayı televizyon aracılığıyla yapabilirdik :)

Ölümüne Eğlence


Huxley ve Orwell demişken, aşağıdakini mutlaka paylaşmak gerektiğine inanıyorum. Resim üzerine tıklayıp, orjinalini de görebilirsin.




Yazının devamını görmek için tıkla...

Paylaş:
Facebook'ta paylaş Twitter'da paylaş FriendFeed'te paylaş MySpace'de paylaş Stumble'la Reddit'te paylaş Delicious'ta paylaş


Sanki İlgili:



blog comments powered by Disqus