Manyetik Mavi
Sinema: Dikkat!
Navigation

We Live in Public - Kamuya Açık Yaşıyoruz - Eleştiri

Belgesel seyretmeyi hep sevmişimdir. Eskiden; Discovery, National Geographic ya da History gibi kanalları yakından takip ederdim. Zamanla, nasıl Hollywood filmlerinin hep kendini tekrar etmesinden ve samimiyetsizliğinden sıkıldıysam, bu belgesel kanallarında yayınlanan programlardan da benzer nedenlerle bıktım.


Bu yazı tek parçadan oluşuyor. Yazının tamamını, aşağıdaki bağlantıyı tıklayarak, PDF biçiminde bilgisayarına indirebilir, internet bağlantısına ihtiyaç duymadan, dilediğin yerde okuyabilirsin:



Diyebilirim ki televizyon kanallarını hiç seyretmiyorum ve bir kaybım olduğunu da düşünmüyorum :) Diğer yandan...

Belgesel sevenler olarak şanslıyız: Dijital teknoloji devrimiyle birlikte film çekme maliyetleri düştü ve böylece her konuda belgesel bulabilir hale geldik.

Umumi Yaşıyoruz


Birkaç gün önce, interneti aktif olarak kullanan herkesin ilginç bulacağına inandığım bir belgesele rastladım, adı:
We Live in Public ya da Umumi Yaşıyoruz.

Film, doğru zamanda, doğru yerde bulunan, oldukça zeki bir girişimcinin ama daha çok bir sanatçının şaşırtıcı hikayesini anlatıyor.

Josh Harris, 90’lı yıllarda, internet henüz emekleme dönemlerindeyken; potansiyeli farkedip veri toplamaya ve bu verilere dayanarak çeşitli istatistikler yapmaya başlıyor. Yanına başka arkadaşlarını da alıyor, bir şirket kuruyor ve hazırladıkları raporları hatırı sayılır bedeller karşılığında satıyor. Derken...

Internet üzerinden ses ve video yayını yapmaya başlıyorlar. İşler büyüyor ve büyüyor. Meşhur .com çılgınlığı döneminde, şirketleri halka açılıyor ve Josh Harris bir gecede milyoner oluyor.

Filmden bazı sahneleri paylaşmak istiyorum, seyredelim sonra konuşmaya devam ederiz:



Pseudo


Internet üzerinden ses ve video yayınlamak üzere kurulan şirketin adı Pseudo. Bu kelime, Türkçede “sahte” anlamına geliyor. Şirket ses yayınlıyor ama radyo değil, görüntü yayınlıyor ama televizyon değil, bu sebeple adı sahte ya da Pseudo.

Harris, zeki bir adam ve ilginç bir kişilik. Milyonlarını gayrimenkullere ya da borsaya gömmek yerine, her türden insanı davet ettiği partiler vermeye başlıyor. Harris’in çılgın partilerinden tüm New York gece hayatında bahsedilir oluyor. Bu partilerin, katılımcıları eğlendirmenin yanında önemli bir görevi daha var: Süratle büyüyen şirketleri Pseudo’ya yeni çalışanlar bulmak. Pseudo, çalışanlar için cennet gibi bir yer, diledikleri gibi çalışmakta ve üretmekte tamamen özgürler.

Harris, medyada tanınan bir kişilik oluyor. Öyle ki, Amerika’nın en çok izlenen haber programlarından biri, 60 Dakika programı, Harris’le söyleşi yapmak için Pseudo binasına geliyor. Yukarıdaki videoda, bu söyleşiden bir bölüm var ve gerçekten çok ilginç. 1999 yılında, Harris şöyle konuşuyor:

- Bizim işimiz sizleri dışarı çıkartmak. CBS’i (televizyon kanalı) işin dışına atmak yolundayım.

- Rekabetçi yanınız nedir?

- Ben televizyondan çok daha etkiliyim. Bana reklam verenler, reklamlarını belli izleyicilere ulaştırabilirler ve bil bakalım ne, bilgisayarları üzerinden izleyicilerimi sayabilirsin. Reklamı gösteririz ve satış bir tık uzaklıktadır.


Ve Harris devam ediyor, “Biz insanların hayatlarını programlama işindeyiz.” Sunucu bu sözleri çılgınca buluyor, belli ki yaptığı iş üzerine pek düşünmemiş :) Söz istiyor ve “Özür dilerim ama bu söylediğin çok korkutucu” diyor. Harris gayet kendinden emin cevaplıyor, “Bu kaçınılmaz bir gerçek.”

Sunucu şaşkın, şöyle diyor: “Hiçbir fikrim yok, ayrıca başkasının da var mı bilmem, bizim 60 Dakika programını internete taşımamız ve televizyonla karşılaştırılacak kalitede görüntü ve ses verebilecek seviyeye gelmemiz ne kadar zaman alacak bilmiyorum.” Bu sözlerin hemen arkasından, belgesel, 60 Dakika programının internet sitesini gösteriyor :) Sen de şuradan görebilirsin.

Yukarıda bahsettiğimiz konular bugün için sözünü bile etmeye değmeyecek, sıradan konular, 1999 yılında böyle değildi, bilenler bilir :)

Sapıtma Dönemi





Bol para ve geniş imkanlar, tabi ki insanın hayatını kökünden değiştiriyor. Bir süre şirket yöneticisi olarak çalışmaya devam eden Harris, özgürce fikirlerini paylaşmak istiyor ama, şirket çalışanları, karşılarında bir patron görmek istiyorlar; kafasına göre çılgınca konuşan bir adam değil. Harris’in çözümü palyaço kılığına girmek oluyor ve şirket çatısı altında kendi kanalını açıp programına başlıyor. Salyalar akıtıyor, çığlıklar atıyor, medyaya malzeme oluyor ve sonunda...

Şirketten uzaklaştırılıyor. Hisselerini de alıp, yeni bir projeye yelken açıyor ve işte belgeselin en ilginç kısmı da bu proje!

Biri Bizi Gözetliyor ya da Big Brother


Biri Bizi Gözetliyor hatta Survivor gibi televizyon programları, bugün için sıradan yapımlar. 1999’da böyle değildi. Bir televizyon kanalında, bu türden bir gerçeklik gösterisine (reality show) rastlayamazdık. Bu program türünün hayranı değilim hatta genel hatlarıyla sevmediğimi de söyleyebilirim ama...

Daha kimsenin aklına böyle bir kavram gelmemişken, hem de sadece kendi merakını gidermek üzere, gerçeklik gösterilerinin atası sayılabilecek bir deneye girişmenin, şaşırtıcı bir tür deha olduğunu da hemen görebiliriz. Hele ki...

Beş kuruş kazanma niyeti olmaksızın, sadece bilgi elde etmek amacıyla, Harris’in bu deneye iki milyon dolarını gömdüğünü de öğrenince, şaşırmamak elde değil.

Daha YouTube yok, Google emekleme aşamasında. Böyle bir ortamda, Harris; gelecekte mahremiyetin kaybolacağını, herkesin ünlü olmak isteyeceğini, bu umutla hayatının tüm detaylarını sergilemekten kaçınmayacağını öngörüyor.

We Live in Public


Yeni projenin adı We Live in Public yani Umumi Yaşıyoruz.

Geniş bir bodrum katı kiralanıyor. Yüzden fazla insanın yaşayabileceği bir alan inşa ediliyor. Her türden ve yaştan insan çağrılıyor. Katılımcılar yaklaşık üç yüz sorudan oluşan bir anketi tamamlıyorlar, imzalarını atıyorlar ve bu garip dünyaya giriyorlar.

Her tür yemek ve içecek, mekanda ihtiyaç duyulabilecek herşey tamamen bedava ama, çekilen görüntülerin hepsi, başka deyişle, toplanan verilerin tamamı, deneyin sahibi, yatırımcı Josh Harris’e ait.




Her yatağın başında bir televizyon ve bir kamera var. Kameraları kapatmak yasak. Başka deyişle, hiç mahremiyet yok. Televizyonlardan, normal kanallar seyredilemiyor, sadece kameralardan gelen görüntüler seyredilebiliyor. Dış dünyayla bağları yok gibi.

Herkese, bir toplama kampını ya da hapishaneyi andıran aynı tip kıyafetler veriliyor. Askerleri andıran, özel giyimli güvenlik görevlileri var.

Mekanın bir bölümü atış poligonu olarak tasarlanıyor. Tüfekler, tabancalar, onlarca çeşit gerçek silah var.

Bir başka bölümde, sorgulama odaları var. Bir psikolog, katılımcıların karakterlerini sayısız parçaya ayıran sorular soruyor.




Bu deneye bir belgesel aracılığıyla bile olsa, tanık olmak; gerçekten çok heyecanlı bir deneyim! Üstelik deney, New York adliyesinin hemen yakınında gerçekleşiyor. Kimse gelip de “siz burada ne yapıyorsunuz?” demiyor! Dolayısıyla, New York yetkilileri ve Josh Harris arasında, bir tür danışıklı dövüş olduğunu, belgeselde hiç adı geçmeyen bazı kişi ya da kurumların bu deneyden fayda sağladıklarını düşünmek gayet mantıklı oluyor.

Sonunda New York polisi mekanı basıyor, mekan boşaltılıyor. Harris’i ne tutuklayan oluyor ne de sorgulayan; en azından belgesel bunlardan hiç bahsetmiyor. Ayrıca, deney süresince elde edilen bilgi ve görüntülere ne olduğunu bilemiyoruz.

Yeni Proje


Josh Harris, bir süre tatil yaptıktan sonra, bir ev kiralıyor. Eve 72 kamera yerleştiriyor. Klozetin içinde bile kamera var. Kameralar doğrudan internete bağlanıyor. Dileyen herkes, beş kuruş ödemeden, 24 saat boyunca evi seyredebiliyor.

Harris, sevgilisiyle beraber eve yerleşiyor. Böylece yeni bir deney başlıyor.

İflas


Internet balonunun patlamasıyla birlikte, internet tabanlı şirketlerin hisseleri süratle değer kaybediyor. Harris, nasıl bir gecede milyonlarca dolar kazandıysa, aynı hızla parasını kaybediyor. Şehri terk ediyor ve çiftçiliğe başlıyor. Tabi hikaye burada bitmiyor :)

Sonunu söylemiyorum ki heyecanı kaçmasın :)

Bir Çağrışım




Sıradaki film analizine devam et...

Paylaş:
Facebook'ta paylaş Twitter'da paylaş FriendFeed'te paylaş MySpace'de paylaş Stumble'la Reddit'te paylaş Delicious'ta paylaş

blog comments powered by Disqus