Manyetik Mavi
Sinema: Dikkat!
Navigation

The Man From Earth - Dünyalı Adam - Eleştiri

The Man from Earth ya da Dünyalı Adam.

Bu film sinema salonlarında gösterilme ihtimali olan bir film değil. Son derece düşük bir bütçeyle çekilmiş; film tek mekanda başlıyor ve bitiyor. Düşük bütçeli bir sinema filmi değil de, düşük bütçeli bir tiyatro oyunu gibi.

Filmde sergilenen oyunculuk oldukça vasat. Senin için oyunculuk kalitesi önemliyse, filmi seyretmek zor olabilir. Benim için önemli ama filmi seyretmeme engel olmadı.



Bu yazı tek parçadan oluşuyor. Yazının tamamını, aşağıdaki bağlantıyı tıklayarak, PDF biçiminde bilgisayarına indirebilir, internet bağlantısına ihtiyaç duymadan, dilediğin yerde okuyabilirsin:



Görebileceğimiz aksiyon, insanların oturup kalkmasından, küçücük bir odanın içinde turlamasından, en fazla bir bahçeye çıkıp geri gelmesinden ibaret fakat senaryo ilginç. Sonlara doğru gözyaşlarımın akmasına sebep olacak kadar ilginç.

Şöyle diyelim, iflah olmaz bir aksiyon meraklısına sıkıcı geleceği kesin. Sakince oturup düşünmeyi seven, insanları anlamaya çalışan biri için keyifli bir seyir olacaktır.





Henüz filmi seyretmediysen ve seyretmeyi planlıyorsan, yazının buradan sonrasını okuma derim çünkü film üzerine kafama göre konuşacağım. Dolayısıyla bazı sırlar açığa çıkabilir, filmin seyir keyfi yok olabilir.





Özet


John Oldman isimli bir üniversite hocası, yaşadığı yeri ve işini geride bırakarak yeni bir hayata doğru yolculuğa çıkmadan önce, son bir kez görüşmek üzere arkadaşlarını evine davet eder. Bu son görüşmede, bir sırrını açıklamaya karar vermiştir.

Ortamdaki gerginliği atmak üzere bir şişe viski açılır, çok geçmeden John baklayı dilinin altından çıkarır. Der ki, “Ben on dört bin yaşındayım. Her 10 sene de bir yeni bir hayata başlarım. Aksi halde çevremdeki insanlar yaşlanmadığımı fark edip, türlü sebeplerle sorun yaratırlar.”

Babam ve Oğlum


Film üzerine yazılan eleştirileri okurken, pekçok kişinin filmin sonunda ortaya çıkan baba ve oğul gelişmesine karşı çıktıklarını, “keşke olmasaydı, daha iyi olurdu” dediklerini gördüm.

Hatırlamak için...

Filmin sonunda, yaşlı psikoloğun aslında, genç John’ın oğlu olduğu ortaya çıkıyor. John her on senede bir, dikkat çekmemek için başka bir yere taşınıyor ya, zamanı gelince ailesini terk edip yeni bir yere taşınıyor. Psikolog babasız büyüyor. Baba figürüne karşı yoğun ve karmaşık hisler besleyen psikolog (ki bu amca neden psikolog olmayı seçiyor acaba?) genç ve sağlıklı babasını karşısında görüyor, bir de Hz. İsa olduğunu öğreniyor. Birkaç gün önce eşini toprağa vermiş biri olarak, daha fazla gerilime dayanamıyor ve kalbi iflas ediyor.

Hepimizin aşina olduğu,
Ödipus Kompleksi isimli bir teori var. Üç ila altı yaşları arasında kendini gösteren bu kompleks, erkek çocuğun, babasını çok sevmesine rağmen, aynı zamanda onu kendine rakip görmesi sonucu ortaya çıkan, son derece rahatsız edici bir içsel çelişkidir. Yetişkinlik dönemine hatta mezara kadar devam edebilir.

“Babanın insan, etiyle kanıyla insan olduğunu keşfettiğin andan daha korkunç bir aydınlanma anı muhtemelen yoktur.”

Dune - Çöl Gezegeni, Frank Herbert


Şimdi bir de babasının ölümsüz bir insan olduğunu keşfedince, yaşı artık oldukça ilerlemiş, henüz babasıyla hesaplaşamamış, bir ayağı çukurda olan bir adamın neler hissedebileceğini düşünelim.

Çoğu kişinin bu baba ve oğul karşılaşmasından şikayet etmesinin, Ödipus Kompleksi’yle ilgili olabileceğini sezebiliyorum. Yorum yazarlarının cinsiyetlerini bilseydim daha kolay olurdu :)

Yok Artık Daha Neler!


Az çok tanıdığımız biri, aniden başka bir yere taşınmaya karar veriyor, bir de üstüne üstlük on dört bin yaşında olduğunu, Buda’dan eğitim aldığını, ressam Van Gogh’u tanıdığını hatta Hz. İsa olduğunu söylüyor. Şimdi bunlara kimse inanmaz... mı gerçekten? İnanç nedir ki? Ama daha önce...

İşte Bütün Mesele Bu


Bilmek mümkün mü? Bilmek nedir ki? Ezberlemek mi? Hayır. İnsan bir hikayeyi noktalama işaretlerine kadar ezberleyebilir ama yine de hikaye de ne anlatıldığını anlamayabilir, bilmeyebilir.

Ben “bir şey”i, şüpheye ve duraksamaya yer bırakmayacak kesinlikte bilmenin, mümkün olmadığına
inanıyorum. Kesinlikle bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimdir diyebiliyorum. Yine de denemeye değer :) Bu noktada yol üçe ayrılıyor:

  • Bilmediğimi bilmeme rağmen, kendimi biliyormuş gibi gösterebilirim.
  • Bilmediğimi bilir, bunu açıkca söyler ve bununla yaşamayı öğrenirim.
  • Bilmediğimi farketmeyip, bildiğimi sanabilirim.

Bilim Bir Uydurmaca mı?


Hem öyle hem değil :)

Çağdaş bilim, ihtimallere güvenir, değişmez ya da mutlak kesinliklere değil.

Yere düşen bir bardak, her yüz denemenin doksan dokuzunda kırılıyorsa eğer; aynı model bardak yere atılmadan önce bir öngörüde bulunup, büyük ihtimalle kırılacak diyebiliriz. Bardak kesinlikle kırılacaktır ya da kırılmayacaktır diyemeyiz. Bardak modeli aynı olsa bile, her bardak bir diğerinden farklıdır. Ayrıca bardağın düşüşü, her seferinde benzer ama farklı bir yol izleyecektir. Bardağın yerle temas ettiği zemin, her seferinde benzer ama farklı bir zemin olacaktır.

Kesin ve net olan “bir şey” varsa, o da “bir şey”in kesin ve net olmadığı, olamayacağıdır.

Öncelikle o “bir şey”in algılanması gerekir ve Mevlana’nın dediği gibi, “Testi koca denizin ne kadarını içine alabilir?” Üstelik o testi de topraktan gelir; testinin kendisi, bütünün sadece bir parçasıdır. Testiyi oluşturan, içine giren ve dışında kalan etkenlerin hepsine hakim olmak mümkün değildir. Yani,
inanmaya mahkumuz. İnancımızı olabildiğince gerçekçi kılmak için bilimsel yöntemlerden faydalanıyoruz, faydalanmalıyız.

Önemli olan;
inançları, değişmez yani sabit hakikatler seviyesine yükseltmek yerine, bunların birer tercih olduğunu hep hatırlamaktır. Sebepler değişirse, tercihler de değişebilir.

Tüm Bunların Filmle Ne İlgisi Var?


Aslında her birimiz, “bir şey”in asla mutlak ya da kesin olamayacağı gerçeğini sezebiliyoruz ama bu sezgiyi yok saymak daha rahatlatıcı görünüyor. Aksi halde bir karanlıkta debelendiğimizi, her birimizin deli olduğunu, boşluktaki aksimize bakıp yumruklar ve tekmeler savurduğumuzu kabul etmemiz gerekecek.

Şimdi ben desem ki, “Arkadaşlar, ben on dört bininci yaşıma bastım geçen gün.” Herkes bana imalı bir bakış atar. Deli olduğuma
inanır yine de aklından bir “acaba?” sorusu geçer. Bu soruyu dillendirmek, diğerleri tarafından “A bu da delirmiş” denmesine neden olabilir. Bu sebeple, kimse o “acaba?” sorusunu dillendirmek istemez. Kimse onca zamandır beslediği imajını tehlikeye atmak istemez. Yine de kral çıplaktır. Diğer yandan...

Birisi sıyrılıp, kendince güvenli bulduğu bir soru sorabilir ya da kendini yüceltmek adına aşağılayıcı bir cümle kurabilir. Vereceğim cevaplar aslında hiç de o kadar deli olmayabileceğimi ortaya koydukça, sorular birer birer, mısır patlağı gibi dışarı zıplamaya başlar. Dikkat edilirse burada önemli olan hakikat değildir, çünkü hakikati bilemiyoruz, sadece
inanabiliyoruz. Öyle bir nokta gelir ki daha önce inanılması imkansız olan bir şey, mesela benim on dört bin yaşında olmam, gayet de inanılası olur. İnanan kişi sayısı arttıkça, inanmamak delice görünür. Ünlü Asch deneyini hatırlayalım:



Diyelim ki ben yalan söylüyorum, bu yalana
inananlar, ister samimi olsunlar, ister yapmacık, sonuç aynıdır: İnanan sayısı ne kadar fazlaysa, yalan da o kadar gerçekçi olacaktır.

Diyelim ki doğru söylüyorum. Ne değişir?

Sıradaki film analizine devam et...




Paylaş:
Facebook'ta paylaş Twitter'da paylaş FriendFeed'te paylaş MySpace'de paylaş Stumble'la Reddit'te paylaş Delicious'ta paylaş



blog comments powered by Disqus