Manyetik Mavi
Sinema: Dikkat!
Navigation

James Cameron - Avatar - Eleştiri - IV - Sihir ve Büyü

Bu yazının ilk bölümünü okumak için burayı tıkla



Henüz filmi seyretmediysen ve seyretmeyi planlıyorsan, yazının buradan sonrasını okuma derim çünkü film üzerine kafama göre konuşacağım. Dolayısıyla bazı sırlar açığa çıkabilir, filmin seyir keyfi yok olabilir.




Bu yazı toplam 5 parçadan oluşuyor. Yazının tamamını, aşağıdaki bağlantıyı tıklayarak, PDF biçiminde bilgisayarına indirebilir, internet bağlantısına ihtiyaç duymadan, dilediğin yerde okuyabilirsin:



Sihir


Sihirle büyü arasındaki çizgiyi netleştirmek zor. Şöyle düşünelim:

İnsan algısını kandıran, aynı bir sihirbazın sahne gösterisini andıran olaylara sihir ismini verelim. Yani bir tür sanattan ve belli ki “biraz” da psikolojiden bahsediyoruz.

Bir müzisyen, bir ressam ve bir film yönetmeni, bunların hepsi birer sihirbaz sayılabilir. Bir örnek:

Ünlü ressam Picasso’nun, halkın yemek sıkıntısı çektiği 2. Dünya Savaşı döneminde, insanların yemek isteyip de bulamadığı, özlediği yiyeceklerin resmini yaptığını, o savaş koşullarına göre de oldukça iyi fiyatlara kolayca sattığını biliyoruz. Bu sihirdir işte. Sihir, eldeki imkanları kullanarak insanları etkilemek, bir kere bile dokunmadan, onları belli bir yöne doğru harekete geçirmek ya da durdurmakla ilgilidir ve sihir yapabilmek için zeka gerekir :)

Avatar’ın yönetmeni James Cameron’ın müthiş zeki bir adam olduğundan şüphe duyamayız.

Büyü


Yağmur yağdırmak, deprem yaratmak, film çekmek, fiziksel hastalıklar ve tedaviler üretmek üzere; matematik, fizik, kimya ve diğer bilimlerden faydalanılarak elde edilen her tür teknolojiye de büyü ismini verelim. Günümüz terimleriyle buna bilim de diyebiliriz. Yani büyünün, bilimin atası olduğunu düşünelim ve devam edelim...

Seyrettiğimiz herhangi bir filmin, bize ulaşmasını sağlayan teknolojiyi yaratan, hep bilim olmuştur.

Film ya da Sihir Teknikleri :)


Bir filmi algılamamızı sağlayan üç katman var:

  • Görüntü
  • Ses
  • Hikaye

Gözlerimizle görüntüyü, kulaklarımızla sesi takip ediyoruz. Bu ikisinin birleşimi de, filmde anlatılan hikayeyi zihin gözümüzle görmemizi, imkanlarımız oranında anlamamızı sağlıyor.

İki boyutlu bir filmde, saniyede 24 film karesi gösteriliyor. Ardısıra gösterilen bu resimler, hareketli bir görüntü oluşturuyor ya da bize öyle geliyor :)

Her saniye 24 film karesi kaydebilen kameraların yanısıra, aynı sürede, yani saniye başına 1.000 kare kaydedebilen kameralar var. Başka deyişle, hızlı çekim yapabilen bu kameralar, her saniye 1.000 fotoğraf çekebiliyor.

Şöyle düşünelim, normal bir kamerayla, bir saniyelik görüntü kaydediyoruz, 24 fotoğraf çekiyoruz. Hızlı çekim yapabilen bir kamerayı aynı yere doğrultuyoruz, aynı olayı çekiyoruz, yine bir saniyelik görüntü kaydediyoruz ama bu sefer elimizde 1.000 resim var.

Aşağıdaki videoya bir bakalım:



Hızlı kamerayla çekilen bu fotoğrafları, saniye başına ardısıra 24 kare gibi normal bir hızla gösterirsek, hareketleri yavaşlamış görürüz. Bir saniyede kaydettiğimiz 1.000 kareyi, saniyede 24 kare hızında baştan sona seyredecek olsak, yaklaşık olarak 41 saniye ekrana bakmamız gerekir.

Bu bilgileri paylaşıyorum çünkü, çoğu zaman gördüklerimizin ve duyduklarımızın ne kadar göreli olduğunu unutuyoruz. Kime göre? Kendimize göre tabi. “Gözümle görmeden inanmam!” denir ya, biraz daha ileri gidelim, gözümüzle gördüğümüz bile sandığımız kadar gerçek olmayabilir.

Gözlerimizi birer objektif ve beynimizi de bir kamera gibi düşünürsek, hareket olarak algıladığımız... Bir önceki kareyle, o an gördüğümüz kare arasındaki fark oluyor.

Bir film saniyesinde 24 kare olduğuna göre, eğer bizler, insanlar olarak saniyede, mesela 384 kare algılama kapasitesine sahip olsaydık, hareketli görüntüler değil, durgun bir fotoğraf gösterisi seyredecektik. Her bir kare, aynı sol üstteki kare gibi, bir süre için ekranda öylece donuk, bekliyor olacaktı ama...

Böyle değil. Bir film seyredeken, görsel algı kapasitemizin neredeyse tamamı doluyor.

Konuşmalar ve müzik, işitsel algı kapasitemizi meşgul ediyor.

Duyduklarımızı ve gördüklerimizi yorumlamak için de belli bir süre harcıyoruz. Böylece, eğer film de ilgimizi çekmişse, başka bir işle uğraşacak zamanımız kalmıyor. Film boyunca salya akıtma seviyesinde yaşıyoruz. Uykuyla, uyanıklık arasında gidip geldiğimiz daracık bir bölge bu. O bölgenin yaratılabilmesi için algımızın yeterince meşgul edilmesi gerekiyor.

Filmleri eğlence sınıfına sokuyoruz. Amerika’da “Entertainment” diyorlar, pek çok Amerikalı için bu kelime, bizdeki “eğlence” kelimesiyle örtüşüyor. Oysa “entertainment” kelimesinin köklerini takip edecek olursak, mealen şu anlama geliyor: “Zihne girmek ve onu tutmak.”

Çobanlar nasıl kavallarıyla sürülerini güderlerse, tanrılar da öyle ama her yaratığın idaresi en kolay yerine odaklandılar ... zihnini kavradılar, uygun gördükleri baştan çıkarma dümenini yerleştirdiler ve böylece tüm ölümlü yaratıklara rehberlik ettiler.

Platon - Timaeus & Critias


Sinemanın Sihiri


Zihnimize giriliyor ve film boyunca hapis tutuluyor, böylece savunma sistemimizde oluşan boşluklardan içeri, pek çok resim, ses ve düşünce giriyor. Aslında filmi takip etmiyor, öylesine seyrediyor olsak, bu detayların bazılarını farkedebiliriz.

Film müzikleri de, duygusal rotamızı belirliyor.

Avatar’ı seyrederken, yukarıda paylaşmaya gayret ettiğim durumu çokça yaşıyoruz. Hele bir de üç boyutlu seyrettiysek, amanın! :)

Konuşmalara odaklansak, resimler içinde yakalayabileceğimiz detayların sayısı azalıyor. Müziği duyuyoruz ama dinleyemiyoruz. Müziği dinlesek, görüntü ve konuşmalar kaçabiliyor. İşte bu haldeyken mesela...

Daha filmin başlarında bir anons yapılıyor. Deniyor ki, “Aç olacaksın, zentertaayıf düşeceksin.” Bu bir telkin. Film seyretme hali içindeyken, farkında olmaksızın bir açlık hissetmek mümkün.

Ya da şöyle söyleniyor: “Kurallara uymak zorundasın!”

Barkod


Elektronik biliminin gelişmesiyle birlikte, bilgisayarlar da gelişti. Dünyada bilgisayarların bilgi işleme gücüne dayalı yeni bir düzen hızla inşa ediliyor. Sistemin işleyebilmesi için, her birimizin fişlenmesi gerekiyor. Böyle söyleyince tabi biraz itici duruyor. Demokrasi dediğimiz, çoğunluğun erkidir değil mi? :) Yani fişlenmeyi biz kendimiz talep etmeliyiz. Medya yani; yazılı, sözlü, görsel, işitsel tüm ortamların görevi de günün şartları ne gerektiriyorsa, onu yaratmak gibi görünüyor.

Amerikanın meşhur bir mizah dergisi var, adı Mad. Muhalif yapısıyla tanınıyor. Mizah zaten bir şeye muhalif değilse, mizah olabilir mi? Hayır :)

İlk sayısı 1952 yılında yayınlanmış. Geçen sene, 1952’den 2009’a tüm sayılarını inceledim. 1980’lere gelince, yani Reagan döneminde, bir anda derginin kapağında bir barkod beliriyor.

Barkod şu an günlük hayatımızın bir parçası, zerre kadar garipsemiyoruz, tamamen normal karşılıyoruz. 1980’lerde böyle olmadığını, Mad dergisinin çizer ve yazarlarının aylarca tepki vermesinden, kendi dergilerinin kapağında bulunan barkodu küçümseyebilmek için tüm yaratıcılıklarını kullanmalarından anlayabiliyoruz. Hem sisteme muhalif, hem de barkodlanma yoluyla o sistemin resmi bir parçası olmanın yarattığı çelişki, yazar ve çizerlerin üzerinde dayanılmaz bir baskı yaratmış olsa gerek.

Barkod bugün sıradan bir kavram olsa da, sadece market raflarında gördüğümüz ürünler için böyle, bir insanı barkodlama fikri halen biraz ürkütücü görünüyor.

Avatar ve daha pek çok filmde şöyle sahneler görüyoruz:




Jake’in kardeşinin cansız bedeni böyle bir kutuya yerleştiriliyor ve yakılıyor. Dikkat edilirse, kutunun üzerinde bir numara ve bir barkod var. Filmi seyrederken, bu detayı bilinç düzeyinde farketmemiz ya da önemsememiz pek mümkün değil ama bilinçaltımıza yerleşir. Özellikle pek çok film ve müzik videosunda, özellikle yıldızların bileklerinde ve boyunlarında defalarca görmüşsek.

Eminem ve Rihanna’nın
Love the Way You Lie parçasında, videonun esas oğlanı Dom’un omzunda şöyle yazıyordu: “Hayat sanatı taklit eder.” Seyirciler ya da dinleyiciler, kendi dilekleriyle, bir dövmeciye gidip, o kadar acı ve heyecana katlanarak, barkod dövmesi yaptırıyorlarsa, görevin son aşamalarına varılmış demektir :)

Avatar’ın başlarında, Jake’i ikna etmeye çalışan iki görevli diyordu ki, “Kardeşin önemli bir yatırımı temsil ediyor.” İşte barkod, insanı bir yatırım kabul eden soyut makinanın çalışmasını sağlayan, küçük dişlilerden biri oluyor. Filmleri seyrediyoruz ve bu duruma alışıyoruz.

3. Boyut Etkisi


İyi bir film seyrederken, sanki filmde anlatılan olayların geçtiği mekandaymış gibi hissederiz kendimizi. Filmin yarattığı sihirin bir parçasıdır bu. Kamera öyle bir açıyla yerleştirilmiştir ki, bizler sanki bir hayalet gibi o mekanın içinde süzülürüz de kimse bizi göremez. Bu açıdan, her film seyircisi bir dikizcidir diyebiliriz :)

Aşağıdaki karede dört kişi var. Arkada yürüyen asker, Albay, Jake ve biz. Jake’in hemen arka solunda, yerde oturuyoruz.




3. Boyutu da kullanan filmler, bu durumu bir adım daha ileri götürüyorlar. Mesela Avatar’da, sadece olayları kenardan seyretmiyoruz. Yönetmen James Cameron, pek çok kez, seyirciyi olayın tam ortasına yerleştirmiş, olayın öznesi haline getirmiş. Bu çekim tekniği, iki boyutlu filmlerde, hele Avatar’da olduğu gibi defalarca kullanılmaz.

Aşağıdaki sahnede, askerlerin arasındayız, askerlerle birlikte gemiden dışarı çıkıyoruz. Askerlerin arasında merakla koşuyoruz, Pandora’yı görmek için sabırsızlanıyoruz:




Jake’in bedeninden avatara geçiyoruz:




Avatar bedeninde ilk kez uyanıyoruz:




Pandora’da gezerken, cihazı elimizde tutuyoruz:




Jake’in bedeninde uyanıyoruz:




Jake’in bedenindeyiz, tekerlekli sandalyede ilerliyoruz:




Jake’in bedeninde uyanıyoruz:




Yine Jake’in bedeninde uyanıyoruz:




Grace’in bedenindeyiz:




Jake’in bedenindeyiz:




Yukarıda on örnek var. Bunlardan yedisinde ya Jake’in bedenindeyiz ya da avatarının ama çoğunlukla Jake’in bedenindeyiz ve dolayısıyla, her seferinde bir kabusa uyanıyoruz çünkü her seferinde hepimize itici gelen askeri ortamın içine uyanıyoruz. Verilmiş sözler ve atılmış imzalar var. Pandora’da özgürce turlamak varken, bu ortama kısılıp kalmak tabi ki bir kabus gibi.

Önemli


Anılarımızın ne kadarı gerçek? Şöyle biz gözlerimizi kapasak, evlilik, macera, aşk gibi kelimeler üzerine biraz düşünsek, hatırladığımız anıların ne kadarı gerçek, ne kadarı filmlerden ve dizilerden geliyor acaba? Emin olamıyoruz.

3 boyutlu film teknolojileri ne kadar gelişirse, gerçekle aramızdaki bağ da, bu gelişim oranında incelecek.

Yazının devamını görmek için tıkla...

Paylaş:
Facebook'ta paylaş Twitter'da paylaş FriendFeed'te paylaş MySpace'de paylaş Stumble'la Reddit'te paylaş Delicious'ta paylaş

blog comments powered by Disqus