Manyetik Mavi
Sinema: Dikkat!
Navigation

James Cameron - Avatar - Eleştiri - II - Edip Uz Kompleksi

Bu yazının ilk bölümünü okumak için burayı tıkla



Henüz filmi seyretmediysen ve seyretmeyi planlıyorsan, yazının buradan sonrasını okuma derim çünkü film üzerine kafama göre konuşacağım. Dolayısıyla bazı sırlar açığa çıkabilir, filmin seyir keyfi yok olabilir.




Bu yazı toplam 5 parçadan oluşuyor. Yazının tamamını, aşağıdaki bağlantıyı tıklayarak, PDF biçiminde bilgisayarına indirebilir, internet bağlantısına ihtiyaç duymadan, dilediğin yerde okuyabilirsin:



Anne Figürü: Grace Ana





Grace Augustine isimli karakterin tavırları, Sigourney Weaver’ın canlandırdığı diğer karakterler gibi, sert ve erkeksi. Bununla birlikte Avatar’da anaç bir yönünü de görmüş oluyoruz.

Yönetmen Cameron, bu karakteri New York Times için şöyle tanımlıyor, mealen: “Grace, sadece avatarını önemsiyor, kendi insan bedenini umursamıyor ki bu oyunlardaki avatarlarını çok fazla önemseyen kişileri eleştiren bir durum.”

Öyle görünüyor ki Grace’de bundan biraz daha fazlası var.

Grace isminin köklerini takip ettiğimizde Eski İran’a kadar uzanabiliyoruz ve kelimenin anlamı “övmek” ya da “övgü” oluyor. Oralara uzanmışken de Zerdüşt’ün dini
Mazdeizm’i hatırlamak şart oluyor. Bu dinin kitabına da Avesta adı veriliyor. Belki Avatar’la ilgilidir. Benzerliğe dokunup geçiyorum :)

Mazdeizm, varoluşu ikiye ayırıyor: İyi ve Kötü. Bu iki prensip sürekli birbiriyle rekabet halinde. Ölümden sonrası da ikiye bölünmüş, aynı cennet ve cehennem gibi. Bir de sırat köprüsünü andıran bir imtihan var. Mazdeizm, birkaç bin sene kadar eski, bunu da hatırlamalı :)

Aziz Augustine


Grace isimli karakterin soyadı: Augustine. MS. 354 ile 430 tarihleri arasında yaşadığı rivayet edilen Aziz Augustine’in takipçilerine de Augustine adı verilebiliyor.

Aziz Augustine, gençlik yıllarında
Manicilik isimli bir dine gönül vermiş. Aynı Mazdeizm gibi, bu din de dünyayı iyi ve kötü olmak üzere ikiye ayırıyor.

Aziz Augustine, Manicilikle yetinmeyip bir şüpheci oluyor, orada da durmuyor, hristiyanlığa geçiyor ve bu dini bir güzel masaya yatırıp iç organlarını inceliyor. Sonunda dini bütün bir hristiyan oluyor. Çağdaş felsefenin tohumlarını Aziz Augustine’in ektiği söylenir.


Ayrıca, St. Augustine, eski dünya Avrupa’nın, yeni dünya Amerika’da konuşlandığı ilk yerleşim birimlerinden birinin adı. Filmde de, yeni dünya Pandora’ya yerleşen eski dünya askerlerini görmekte zorlanmıyoruz :)

Grace ve Augustine kelimelerini kullandığımızda, farketsek de, farketmesek de, “Augustinus’a Övgü” demiş oluyoruz ve erkeksi bir kadın karakteri; hem coğrafi hem de tarihi açıdan, belli bir yere bağlayabiliyoruz.

Baba Figürü: Albay Miles


Albay Miles Quaritch’in adı ve soyadı yine ilginç bir seçim olmuş.

Miles, en yalın haliyle “asker” demek. İngilizce “Military” yani ordu kelimesi de Miles ismiyle aynı kökü paylaşıyor.

Albay’ın soyadı için, “hep düz bir çizgide giden” gibi bir anlam bulabiliriz. Bu anlam Albay’ın ismiyle birleşince, “Hep düz bir çizgide giden asker” olabiliyor. Böyle söyleyince, ünlü Amerikalı diplomat
Henry Kissinger’a yakıştırılan “Askerler, dış politika maşası olarak kullanılan budala ve aptal hayvanlardır” ifadesi akla geliyor. Böylece, askerlerin taktığı, künye niyetine kullanılan kolyenin İngilizcesine varıyoruz: “Dog Tag” yani “Köpek Künyesi,” ilginç değil mi?

Oedipus Kompleksi


Milattan önce beş yüzler civarında, Sofokles tarafından yazılan ünlü bir tiyatro oyunu var, adı: “Oedipus Rex” ya da “Kral Ödip.” İki bin beş yüz sene önce yazılan bu oyunun hikayesine kısaca bir bakalım:

Kral ve Kraliçe’nin bir çocuğu olur. Kral, bebeğin geleceğini öğrenmek için kahine gider. Haberler iyi değildir. Kahin, “Bu çocuk büyüyünce seni öldürecek ve Kraliçe’yle evlenecek” der. Hikaye bu ya, Kral’ı bir endişe sarar. Kendi çocuğunu öldürse olmayacak, öldürmese öz çocuğu kendisini öldürecek. Sonunda bir çare bulurlar, zamanı gelince, bir çoban görevlendirilir. Çoban, bebeği bir ormana götürür ve orada bırakıp geri döner. Çocuğun yol almasını engellemek için de ayaklarına iğne batırılmıştır. Bebeğin ayakları iğneler nedeniyle davul gibi şişer ama...

Kader işte, ormanın o bölgesinden geçen biri çocuğu farkeder ve kendi ülkesinin Kral’ına götürür. Bu ülkenin Kral ve Kraliçesi bir erkek evlat isteğiyle yanıp tutuşmaktadır. Çocuğu evlat edinirler ve adını, “şişkin ayak” anlamına gelen Oedipus koyarlar. Bebek Oedipus, henüz evlatlık olduğunu bilecek yaşta değildir, daha sonra da söylemezler, ülkenin Kral ve Kraliçesini öz ailesi sayarak büyür ve bir yetişkin olur.

Gün gelir, Oedipus da bir kahine gider. Kahin, “çok kötü, çok kötü” der, “babanı öldürecek ve annenle evleneceksin!” Bunu duyan Oedipus kahrolur. “En iyisi ben bu diyarlardan ayrılayım, annemle babamı kurtarayım” der ve yola çıkar.

Uzun süre yol aldıktan sonra, bir dört yol ağzına gelir. Yaşlı bir adam yolu kapatmıştır. Oedipus’un geçmesine izin vermez. Kavga ederler, Oedipus bu adamı öldürür ve böylece yoluna devam eder. Ufukta bir şehir gördüğünde, dinlenmek için şehre girmek ister.

Şehir girişinde bir engelle karşılaşır, bir sfenks geçişini engellemektedir, der ki “Bir bilmecem var çocuklar!” Oedipus dayanamayıp, “Haydi sor, sor!” der. Sfenks, “Sabah dört ayak, öğle vakti iki ayak, akşam vakti de üç ayaklı olan nedir?” der. Oedipus, önce bir heyecanlanır, ne diyeceğini bilemez, cevabın “Eti, Eti, Eti” olacağına gönülden inanmışsa da, Sfenks sol gösterip sağ vurmuştur. Oedipus mecburen biraz zaman ister ve düşünür. Tam zamanı bitmek üzereyken, “Tamam şimdi buldum” der. Sfenks patileri çırpıp cevabı bekler. Oedipus, “tabi ki sen bana insanı sordun” der, “insandır o!” ve böylece şehre giriş hakkı kazanır.

İnsanlar şehir meydanında toplanmış, ağlamaktadırlar. Oedipus yaklaşıp sorar, “Neden ağlıyorsunuz uşaklar?” der. “Kralımız öldü, ona ağlarız” der ahali. Merak ederler, Oedipus’a sorarlar, “Sen kimsin? Nereden gelip, nereye gidersin?” Oedipus kısaca hikayesini anlatır. Hikayeyi duyan ahali, Oedipus’un hem bir soylu olmasından, hem de ana, babasını kurtarmak üzere giriştiği bu zorlu mücadeleden çok etkilenir. Sfenks’in bilmecesini çözerek, şehre girme hakkını kazanması da bunlara eklenince, krallarının yerini dolduracak adamı bulduklarına inanırlar. Böylece...

Oedipus, yeni dul kalmış olan Kraliçe’yle evlenir ve Kral olur. Bu mesut çiftin seviyeli ilişkisi, bereketli bir ağaç gibi, yıllar içinde iki erkek, iki çocuk; toplam dört meyve verir. Çift iyice yaşlanır. Derken bir salgın hastalık şehri kasıp kavurur. Oedipus, çözümü şehrin kahinine danışmakta bulur. Kahin der ki, “Şehirde kötü bir adam var, bunlar hep onun yüzünden oluyor. Onu bulup öldürürsen, hastalık da şehri terkedecek.”

Kör bir adamın yardımıyla, Oedipus şehirdeki hastalığa neden olan adamı bulur. Bu kötü adam kendisinden başkası değildir. Yıllar önce, yolunu kestiği için öldürdüğü adamın, öz babası olduğunu anlar ve maalesef öz annesiyle evlenmiştir. Çok üzülür ve kendine lanet okur, bu acıya şahit olmaya dayanamadığı için, bir sopayla kendi gözlerini oyar ve şehri terkeder. Bu kötü haberleri alan Kraliçe de üzüntüye dayanamayıp kendini asar ve ölür.

Oedipus’un, öz annesinden doğan dört çocuğu yaşamaya devam ederler, büyüyüp birer yetişkin olurlar.

Derken Freud...


Eve koşarak girer. Soluksuz kalmıştır, tıslaya, tıslaya der ki, “Haanum, baldudahlum, çiyohlar, gelün, gelün! Möhem bi şey keşfettüm.” Eşi Martha, akıllı kadındır, elinde bir bardak suyla gelir. Freud, buz gibi suyu bir dikişte içip, bitirir. Çocuklar da koltuğa gömülünce, Freud anlatmaya başlar:

“Len eşşeh zıpalaruuu, beni seviyonuz mu leng?” der. Oğlanlar hep bir ağızdan, “He buba, seni çoh severük” derler. Freud, “Leng bırahın şindü, geçen gunü alkolü fazla gaçurmişum ya, delevizör karşusunda içüm geçtidü” der.

Çocuklar, “Bildüh buba” derler.

“Leng keretalar, biriniz gafamdan aşağı gaynar su döker, öteki gerpetenle tırnahlarımu çekiştirü, biri de dekmeleri sallaaa duru, bu nasu sevgü ya?”

Çocuklar, belli bir suçluluk duygusuyla önlerine bakar, koltuğa daha bir gömülürler. Freud devam eder:

“Gahvede Jung ilen oturuken düştü ceton!”

Martha, “De uzatma de söle gari” der.

“Çoh gucüme getti çoh, sizü başka severün, ananuzu başka severün eşşeh zıpalaru, yakışi mu leng size” diyen Freud ağlayarak çalışma odasına kaçar. Yedi gün, yedi gece durmaksızın yazar, yazar.

O gün kahvede anlamıştır, erkek çocuk annesine güçlü bir sevgiyle bağlanır, babasını bu sevginin önünde bir engel olarak görür ve kıskanır, elinden gelse babasını bir kaşık suda boğabilir.

Ama gel gör ki, erkek çocuk babasını da çok sevmektedir. Babası için beslediği bu sevgi ve nefret duyguları, aynı anda, birbiriyle çekişerek varolduğu için, çocuğun psikolojisini bozar. Tedavi edilmezse, çocuk artık bir yetişkin olduğunda bile, geçmişinden getirdiği ama bir türlü kaynağını göremediği bu bataklığın içinde debelenip durur. Freud, “Gomplehs la bu!” yazmıştır günlüğüne, “
Ediz Hun Edip Uz Gomplehsi.”

Yıllar sonra, Can Yücel, bu duruma “Anam avradım olsun kompleksi” adını vermiştir. Nereden, nereye :)

Topla Gel, Sağ Yap, Sağ Yap, Dur!


Filme geri dönelim artık :)

Jake Sully’nin, Eski Ahit’te bulduğumuz Yakup bağlantısını da
hatırlayalım.

Jake, Albay namıyla bildiğimiz Miles’ın sembolik çocuğudur. Aynı zamanda, Profesör Grace’in de sembolik oğlu sayılır. Jake’lerin evinde hiç huzur yoktur. Anneyle baba sürekli kavga ederler. Birbirlerine “çok kötü, fena” sözler söylerler. Bağırıp çağırır, itişip kakışırlar. Annesine aşık olan Jake, babasını da çok sevmektedir.

Jake, vakti zamanında talihsiz bir kaza geçirmiş ve tekerlekli sandalyeye mahkum olmuştur. Bu feci kaza nedeniyle, kız işlerini çözmekte hafif geri kalmıştır. Ne yapsın, biraz orada, biraz burada oyalanırken, yıllar geçer ve Jake hırçın mı hırçın, bıçkın mı bıçkın bir genç delikanlı olur.

Derken ailesi ona sünnet hediyesi olarak uzun süredir hasretle sahip olmayı beklediği bir oyuncak alır. Oyuncağın adı avatardır. “Bak derslerine çalışmayı ihmal etme, üniversite sınavı geliyor, yüzümüzü kara çıkarma” diye uyarırlar. Jake, söz verir ve heyecanla oyuncağına koşar.

Jake, avatarlar dünyasından bir kıza gönül vermiştir. Kız, “anamı, babamı tanımadan, onların iznini almadan şuradan şuraya gitmem” diyerek tavır koyunca, Jake mecburen kızın ailesiyle tanışır. Kızın annesi, Jake’i beğenir, “Bundan bize damat olur, biraz suli ama ne yaparsın” der içinden.




Jake bir ara annesine açılır, “Bir kız sevdim ana” der. Annesi de kızı beğenir, “Aferin oğul, Allah bize mürvetini görmeyi nasip etsin” der.

Gençler böyle onayı da alınca, o bar senin, bu lunapark benim elele gezerler. Jake sırılsıklam aşık olmuştur bir kere, niyeti de bozmuştur.

Kız biraz nazlıdır ama sonunda “he” der. Bunlar mercimeği fırına verirler, kimseye de söylemezler. Kızdan hoşlanan Laz Alonso lakaplı biri daha vardır, Laz Alonso, Jake’e hep ters gider.




İşte günler böyle geçip giderken, sınav günü hızla yaklaşırken; oğlunun hiç ders çalışmadığını gören Albay; çok kızar, “Bak böyle devam edersen alırım oyuncağını elinden” der. Jake özür diler, “Tamam baba ya!” der, yine bildiğini okur.

Durum aynı seyirde devam edince, baba, çok çalışıp da yorgun düştüğü bir gün, Jake’in odasına hışımla girip, avatarını söker, biraz da kırıp döker. Jake’i kulağından tuttuğu gibi salona götürür. Bağrışmalar falan, komşular camlara çıkar “bu ne gürültü” diye. Jake’in amcası Parker, “Ama baban haklı” der, törelere göre ceza verilir. Jake, kuzeni Norm ve annesini zindana atarlar.

Olaylar Jake’in annesi Grace’in kardeşi Trudy’nin kulağına gider. Trudy teyze de, kardeşi Grace gibi erkeksi bir kadındır. Hemen bir plan yapar. Açılır saçılır, makyaj yapar, takıları takar, odunu da beline gizleyip, zindan bekçisinin koynuna girerken, “Pat!” diye odunu bekçinin kafaya indirir. Bekçi bayılır. Anahtarları alıp, kardeşini ve çocukları kurtarır. Trudy Teyze, gençliğinde helikopter pilotluğu yapmıştır. Akıllı kadındır, gelirken helikopterini getirmeyi de akıl etmeyi bilmiştir. Bunları hemen helikopterine toplar. O sırada...




Baba duruma uyanır, küfürü basar, dolaptaki dededen kalma silahı kaptığı gibi dışarı fırlar. “Yapma, etme” derken, sıktığı kurşunlardan biri, Jake’in annesine isabet eder. Helikopter havalanır. Baba, “kaçmayın ulan” diye bağırır ama nafile. O sırada babanın kalbi sıkışmasın mı! Hemen komşulardan biri koşup oksijen tüpü getirir de baba böylece rahat bir nefes alır.

Daha sonra avatarlarını da alıp, avatarlar dünyasına kaçarlar.

Jake babasının bu tavırlarına anlam verememekte, annesinin yaralı bedenine baktıkça, içi isyankar duygularla dolup, taşmaktadır.

Jake, teyzesi ve kuzeni, bir aile meclisi oluştururlar. Jake, “O güçlüyse, biz de onurluyuz lan!” der.

Maalesef, annesi kısa bir süre sonra ölür. Toprağa verirler. Daha annesinin kırkı çıkmadan...

Jake süratle işe koyulur. Kutsal Ağaç’a çelenk koyarak işe başlar. Manitasını elinden aldığı Laz Alonso’yu bile bağlar. “Hepimiz, kardeşiz” şarkısını söyleyerek herkesin gönlünü kazanır. Arkasında Pandora’nın en has 2.000 Navi’si, “Allah, Allah” nidalarıyla Allah ne verdiyse kullanarak babasının ordusuna dalarlar.

Bir itiş, kakış derken, Jake ve babası karşılaşırlar. Jake o sırada kendi oyuncağı avatarla oynamaktadır. Babası da, Transformers marka son model arabasıyla turlamaktadır. Albay, kenarda oynayan Jake’i görünce kıpkırmızı kesilir. Arabasını üzerine sürüp biraz tartaklar. Jake’in saygısız davrandığını görünce, daha geçen gün bilettiği bıçağını çekip Jake’in üzerine saldırır. Avatarı keser, biçer. O sırada...




Ne tesadüf ki, Jake’in yavuklusu da; oradan geçmektedir. Müstakbel kayınpederi olduğunu bilmeksizin, dom dom kurşunuyla adamı yere serer. Hemen Jake’in yanına seğirtir. Jake oyuncağı olmayınca, küçücük kalmıştır. Yavuklusunun kucağında minik bir insan yavrusu gibi görünmektedir. Jake annesini kaybetmişse de, annesi kadar güzel, hoş, akıllı, onurlu ve gururlu bir kadın bulmuştur işte!

Gökten üç elma düşer. Biri benim başıma, biri senin başına, biri de avatarlar alemine. O alem kalabalık, ben kendi payıma düşen elmayı da onlara bağışlıyorum.

Bir sonraki bölümde, Navi’lerin cinsel hayatına eğileceğiz, şimdilik bu kadar :)

Yazının devamını görmek için tıkla...

Paylaş:
Facebook'ta paylaş Twitter'da paylaş FriendFeed'te paylaş MySpace'de paylaş Stumble'la Reddit'te paylaş Delicious'ta paylaş

blog comments powered by Disqus