Bu Yazıyla İlgili Bilgi ve Bağlantılar
Lütfen sen de bana katıl, yorum yaz, başkaları neler söylemiş takip et. Hatta, belki senin de bir siten vardır ve bu sayfaya link vermek istersin, neden olmasın? :)
- Yazarın diğer gönderileri
- Satıcı ve Dilenci Giremez!
- Web Sitesi, Televizyon Kanalları, Sanat Eserleri ve Telif Hakları
Cem Yılmaz Bir Hokkabaz, Pink Enerji Üreteci, Mac OS Harika Bir İşletim Sistemi
Mac OS harika bir işletim sistemi.
Neredeyse bir haftadan fazla oldu. Bilgisayarı uyku modunda kapatıyorum. İsterse on uygulama çalışıyor olsun, hiç sorun çıkarmadan saniyeler içinde kapanıyor. Hiç sorun çıkarmadan iki saniye içinde açılıyor, çalışmalarıma bir gün önce kaldığım yerden devam ediyorum.
Windows bilgisayarlarında bunun mümkün olduğunu hatırlamıyorum. Senelerce kendi topladığım PC’leri kullandım, uyku modundan layıkıyla faydalanabildiğimi hiç hatırlamıyorum. Mutlaka bir sorun çıkardı. Ya uyku moduna geçmezdi ya uyanmazdı ya da uyansa bile, üzerinde çalıştığım programları bıraktığım gibi bulamazdım. Bunun bir araya getirdiğim bilgisayar parçalarının ana kartla uyumsuzluğundan kaynaklandığını düşündüm. Daha sonra yoğunlukla diz üstü bilgisayarları kullanmaya başladım. Yani uyumlu parçaların bir araya getirilmesiyle oluşan bütünleşik bilgisayarlardan bahsediyorum. Bu bilgisayarlar çok daha kararlıydı ama yine de uyku modu Mac OS’te olduğu kadar başarılı çalışmıyordu. Mac OS’i çok seviyorum. Müthiş kararlı bir işletim sistemi. Oyun oynama merakı olmayan herkese Mac bilgisayarlarını tavsiye etmekten alamıyorum kendimi.
Dün yeni bir kelime öğrendim: Petroglyph.
Cem Yılmaz’ın Hokkabaz isimli filmini seyrettik…
Ablam, eniştem, sevgilim ve ben. Hepimiz beğendik. Aylar önce sinemada seyreden 21 yaşındaki yeğenim filmi sevdiğini ama Gora kadar komik olmadığı eleştirisini yapmıştı. Filmi sevmişti ama bir çekincesi vardı. Gora’yla karşılaştırmaktan alamıyordu kendisini. Bunu televizyonda bir çocuktan daha duymuştum. Üç, dört yaşındaki Yılmaz hayranı Gora’yı daha çok sevdiğini söylüyordu. Bana göre ikisi de çok güzel filmler. Hokkabaz, Cem Yılmaz’ın hayat görüşünü ve yaşadığı deneyimleri başarıyla yansıtıyor bence. Cem Yılmaz’ın canlandırdığı Büyük İskender karakterini gördükçe, Türkiye’nin medar-ı iftiharı ünlü sihirbaz Mandrake’yi hatırladım
David Copperfield, Türkiye’ye geldiğinde Mandrake çeşitli açıklamalarda bulunmuştu ve o sıralarda Cem Yılmaz’ın bu durumu “Devlet bize yardım etsin, biz de yaparız” gibi bir şeyler söyleyerek eleştirdiğini hatırlıyorum.
Filmin ana karakteri İskender ve yardımcısı Maradona, hatta baba karakteri, hepsi kendilerinden o kadar eminler ki bir başkasının onları dolandırabileceğini akıllarına bile getirmiyorlar. Bu karakterlerin gözleri hep dışarıda. Hiçbiri dönüp kendi içine bakmıyor. Başkaları kazıklanabilir. Başkaları aldatılabilir. Başkaları hatalı olabilir ama asla kendi başlarına gelemez bunlar. Zihinlerinde yaşattıkları hayaller, gerçekleri görmelerine engel oluyor çoğu zaman. Bir anda yanlarında bitiveren, hayatlarına giriveren, anlayışlı Fatma’yı bir kadın olarak o kadar beğeniyorlar ki beğenilerinin saçtığı güçlü ışık gerçekleri görmelerini engelliyor. Sonunda dolandırılanın kendisi olduğunu anlayan İskender yıkılıyor ve depresyona giriyor. Oysa her şey o kadar açıkta ki insan görmeye istekli olursa… İnsan sadece kendisini görmeli. Yapabileceği tek şey bu. Çünkü çevremizdeki insanları değil, onlar hakkındaki yargılarımızı görüyoruz. O insanlarla aramızda daima bir boşluk var. O boşluğu dolduran bizleriz. Aşık olmak da böyle. Birisine bakıyor ve onun hakkındaki izlenimlerimize aşık oluyoruz. Biz aşıkken o insan bambaşka bir yerlerde oluyor. Belki o da kendi hayal dünyasında bir yerlerde geziniyordur. Hayal kurmak bir aktivite değil. Çoğu zaman hayal kurmak kendiliğinden gelişen doğal bir oluşum. Güpegündüz dalıp gidiyoruz. Bir süre sonra uyanıp tekrar hayallere dalıyoruz. Bu sürekli, durmaksızın tekrarlanıyor.
Gelecek planları yaptığında hayal kuruyorsun. Geçmişini düşündüğünde hayal kuruyorsun. Birisiyle tartıştığını sanırken aslında kendinle kavga ediyorsun sadece bunu bağırarak dışarı veriyorsun, yayın yapıyorsun. Bu da hayal kurmak. Kızmana yeterli olacak gerekçeleri yaratan, bu gerekçeleri geçmişten toparlayıp geleceğe ve sonrasında karşısındaki insana yansıtan kim?
Bilinç ve bilinçdışı durmaksızın birbiriyle çelişen iki rakip gibidir. Bilinç düzeyinde mantığını kullanarak değiştiğini sanabilirsin. Bu mümkün gibi görünür. Kendini kontrol etmeyi bıraktığın anda özüne geri dönersin. Savaştığın, reddettiğin kendin hep oradadır. Bir adım uzağa gitmez. Bu sebeple bir başkası olmak için harcadığın enerji boşa gider. Mutsuzluk getirir. Akşama kadar onar litrelik iki bidonla su taşıdığını düşün. Bunu yaparken harcadığın enerjiyi düşün. Bu çalışmanın maliyetini düşün. Günlerce, hatta aylarca, yıllarca o bidonları taşımaya devam edebilirsin ama taşıyan kim? Durumu an içinde görebilirsen, sen, hep aynı sen.
Dünyanın en iyi sihirbazı olmak isteyebilirsin. Bu kendiliğinden gelişmediği sürece akşama kadar su dolu bidon taşımaktan, boş yere enerji akıtmaktan farklı değildir. Çabalamak mutsuzluk getirir. Kendi halinde var olmaksa zaten sahip olduğun mutluluğu yaşayacak zaman ve enerji verir sana. Cem Yılmaz bunu keyifle yapıyor. Müthiş bir farkındalıkla kendi penceresinden dışarı bakıyor. Pencereden bakarken uyanık. Ne görebiliyorsa, ne alabiliyorsa onu alıyor. Anı yaşıyor ve farkındalıklarını film haline getiriyor. Tiyatro gösterisi haline getiriyor. Biz de onun penceresinden görünen hayatı keyifle kabul ediyoruz. Hayat onun penceresinden pek bir güzel, pek bir eğlenceli görünüyor. Neden böyle acaba?
Onun hayatı senin hayatından ve benim hayatımdan çok mu farklı? Çok farklı bir geçmişi mi var? Sadece hayatın içinde akıyor, bu da tek büyük farkı yaratıyor. Tecrübelerini çeşitli kanallar aracılığıyla paylaşıyor, bir bakıma her birimizin iç dünyasına açılan bir kanal oluyor, akıyor, akıtıyor.
Cem Yılmaz kadar samimi bir gösteri ustası daha önce Türkiye semalarında görüldü mü hiç bilemiyorum doğrusu ![]()


