Bu Yazıyla İlgili Bilgi ve Bağlantılar

Lütfen sen de bana katıl, yorum yaz, başkaları neler söylemiş takip et. Hatta, belki senin de bir siten vardır ve bu sayfaya link vermek istersin, neden olmasın? :)

Yazarın diğer gönderileri
Çizgili Roman…
Nasıl Mutlu Olunur?

Genetik Memetik Yap Bir Şeyler Ortaya!

Bu yazıyı Manyetik Mavi yazdı ve 11 Eylül, 2004 tarihinde internet denizinde dalgalanmak üzere kendi haline bıraktı.

“Yalnızlığın nasıl hissettirdiğini bilir misin?”

Sessizlik.

“Ya yalnızlığın nasıl hissedildiğini?”

Bilgisayar havalandırmasının mini bir şantiyeyi andıran sesi, komşu televizyonlardan yayılan sinik müzikler, anlaşılmayan konuşmalar ve şehrin dip gürültüsü duyuluyordu. Hava iyiden iyiye soğumaya başlamıştı. İnsanın içine sıcaklık veren bir ses, koku, ten yada görüntü yoktu. Kırmızılar, turuncular, sarılar ve yeşiller bile buz mavisi kesilmiş, neşeli sesler solup yitmiş, kış günlerinin dumanlı kokusunu andıran yalnızlık ve karanlık her bedeni işgal etmişti.

Enki de bu bedenlerden birine kurulmuş, sayısız insandan farksız biriydi işte. Annesi su gibi ömrü olsun istemiş, babası da ona bir Sümer tanrısının adını vermişti: “Enki! Su Tanrısı.” Bu isimin hayatını zorlaştırdığı dönemler olmuştu. Lise 1′e başladığı sene, din hocası adını ilginç bulup anlamını sormuş; “Su Tanrısı” cevabını alınca bir süre sessiz kalmış, kızarıp bozarmış, ağzından süzülen “küfür” kelimesini takiben ayağa fırlayıp tekme tokat sınıftan kovmuştu.

Sessizlik.

Arkadaşı Mete sordu, “Ne düşünüyorsun?”

Aklından geçenleri anlatmaya üşenen Enki, “Evet, biliyorum” dedi. “Bilmekten ziyade yaşıyor, hissediyorum.” Üşenmesi, tembel olmasından değil yalnızlığını kanıksamasından kaynaklanıyordu.

Mete devam etti, “Senin dört çocuk fikrine bir seçenek ürettim.”

“Nedir?” dedi Enki meraklanarak.

“Yedi, sekiz yaşlarında bir çocuk evlat edinmeyi düşünüyorum. İnsan çocuğu kendisi gibi olsun, kendine benzesin ister. Bir kadınla birlikte çocuğu o kadar sene zorlukla yetiştirip bir sürprizle karşılaşmaktansa…”

Enki arkadaşının cümlesini tamamladı, “O dönemleri atlatmış, hazır yetişmişini evlat edinmeyi tercih edersin! Asla öz çocuğun gibi olmayacağını düşündün mü? Ayrıca bu çocuğun karakterinin istediğin gibi olacağını nasıl bilebilirsin? Bildiğini düşünsek bile kararından nasıl emin olabiliriz?”

“Bir süre kimsesiz çocukları ziyaret edip karar vereceğim…”

“Hangi periyotta ziyaret edeceksin? Çocukları tanımak için onlarla zaman geçirmelisin…”

“İşte, bir sene boyunca gideceğim.”

“Tamam ama, hangi periyotta? Ayda bir? Üç ayda bir?”

Uzunca bir sessizlikten sonra, “Ayda iki kez!”

“Senede 48 yapar. İki haftada bir düzenli olarak çocukları ziyaret edeceksin ve toplam 48 seferde hangi çocuğun senin için en iyisi olduğuna karar mı vereceksin?”

“Evet.”

“Bunu nasıl yapacağını düşündün mü?”

“İşte, her gidişimde çeşitli hediyeler götüreceğim, kim üstüme atlamak yerine kenarda durursa ona artı puan vereceğim”.

Mete, babasını sevmediğine ve hatta nefret ettiğine karar vereli çok olmuştu. Otuz yıllık yaşamının ilk dönemlerinde edindiği aile deneyimi hiç de iyi değildi. Benzer deneyimi bir kez daha üstelik baba rolünde yaşamaktan çekiniyordu. Eğer yaşarsa; çocuğu sorumlu ve sorunlu olacaktı, kendisi değil. Böylece akıllı biri gibi davranmaya çalışıyor, çeşitli planlar yapıyordu.

Enki söze devam etti, “Doğru çocuğu bulabileceğinden emin değilim ama, diyelim ki birini seçtin; ya bu çocuğun ilerleyen yaşlarda oturan karakteri hiç de senin hayal ettiğin gibi şekillenmezse? Ne yapacaksın? Atıp yenisini mi alacaksın?”

“Baştan seçimimi yapacağım. Geri dönüş yok!”

“Ya bu çocuk büyüdüğünde nefret ettiğin pek çok şeyi seven birisi olursa?”

“Döverim, doğru yolu gösteririm.”

“Ya yine kendi bildiğini okursa?”

“Yine döverim!”

“Vazgeçmezse?”

“DÖVERİM!, Hele bir de ibne olursa öldürünceye kadar döverim!”

Enki kahkahayı patlattı, “Ne yaptın? Şimdiden elinde kaldı çocuk”. Hassas bir noktaya geldiklerini anlamıştı. Kurcalamadan devam etti, “O zaman en azından şunu söyleyebilir miyiz? Sen, kendin gibi birini istiyorsun. Aynı filmleri beğenenen, aynı kitapları okuyan, aynı müzikleri dinleyen, aynı yemekleri seven senin gibi biri? Doğru mu?”

Mete gülerek doğruladı, Enki bu doğrulamadan aldığı güçle sordu, “Senin ‘gibi’ yetiştirilmiş kaç kişi, çocuğunu evlatlık verir? Yakından uzağa seninle aynı sınıfı paylaşan kaç kişi çocuğunu evlatlık verir? Bir tane bile biliyor musun? Baban vermedi, ya sen çocuğunu evlatlık verir misin?”

“Ne ilgisi var?”

“Olmaz olur mu? Seni, sen yapan önce genetik sonra memetik*, başka deyişle önce somut sonra soyut bileşenlerdir. Sen evlatlık değilsin. Ailen seni terk etmedi. Sen de öz çocuğunu terk etmeyeceksin. Ailen neyse sen de osun. Evlat edineceğin çocuksa, bambaşka bir genetik ve kültürel ortama ait. Üstelik, sekiz yaşına gelmiş, halihazırda kendince düşünsel birikim yapmış, çeşitli sonuçlar elde etmiş küçük bir insan olacak.”

O sırada, bir itfaiye aracının hızla yaklaşan sireni odayı kapladı. Kimbilir nereye gidiyorlardı?

* Memetik için bkz: Ekşi Sözlük

 



Lütfen Sen de Bir Yorum Yaz

Bu yazı aklına neler getirdi? Neleri çağrıştırdı? Çok merak ediyorum. Benimle paylaşırsan sevinirim...

Şifreni ve kullanıcı adını hatırlıyor musun? Yorum yazmadan hemen önce kullanmanın tam zamanı...

Diğer Okuyucuların Düşünceleri Aşağıda...

Hayır değilmiş :) Neden sen düşüncesini yazan ilk kişi olmayasın? Bence iyi bir fikir, denemeye değer.